Oscar Wilde, “Sanatçı daima ruh ve bedenin bir ve bölünemez olduğu varoluş biçimini arar: Görünür olan içeride olanı ifade eder” der.
Konu sinema olunca, bu arayışları en iyi keşfedebileceğimiz yerler festivaller oluyor. Öyle ki, bu yıl İstanbul Film Festivali’nde kısa ve uzun metrajlı toplam 39 film yarıştı. Altın Lale Yarışması’nın jüri başkanı, ünlü yönetmen David Mackenzie’nin “Fuze: Fünye” filmi de festival kapsamında gösterildi. Mackenzie, festivaldeki filmlerden çok etkilenmiş. Kendi filmi için tevazu ile “Festivalde izlediğimiz bu kadar güçlü filmden sonra, filmin hedefi bir tür sineması içinde kaldığından, biraz mahcup hissediyorum” diyor.
Sinemada türlerle oynamayı seven İskoç yönetmenle buluştuk ve festivali, kendi filmlerini, sinema dünyasını konuştuk.
İstanbul’a hoş geldiniz. İstanbul’da neler yapıyorsunuz, zaman nasıl geçiyor?
İstanbul’da olmaktan ve festivalin Altın Lale Yarışması’nın jürisinde yer almaktan çok mutluyum. Film seçkisinin standardı inanılmaz derecede yüksek. Dünyanın dört bir yanından çok ama çok iyi filmler gördük. Bu filmleri sindirmek ve jüri üyesi arkadaşlarımla tartışmak için zaman ayırmaktan büyük keyif alıyorum. Yoğun bir hayatın içinde yalnızca sinemaya odaklandığım bir an yakalamak gibi... Ayrıca şehir de bize çok iyi davrandı. Çok iyi ağırlandık ve harika zaman geçirdik.
45’inci İstanbul Film Festivali’nde Altın Lale Yarışması’nın jüri başkanıydınız. Festival hakkında ne düşünüyorsunuz? Beklentileriniz neydi, umduğunuz gibi oldu mu?
Film festivallerini seviyorum; çünkü yeni sinemayı keşfetmeye ayrılmış yoğun bir zaman dilimi sunuyorlar. Bu filmlerin bazıları daha önce biraz dolaşıma girmiş olsa da çoğunun henüz pek gösterimi olmadı. Bu sebeple aslında çok taze, yeni çıkan filmleri izliyorsunuz. Bunu gerçekten seviyorum. Ayrıca genellikle günde üç film izliyoruz; bu da yoğun bir deneyim yaratıyor. Jüri üyesi olma süreci, zihni ilginç bir şekilde odaklıyor. Bazı konularda hemfikiriz, bazı konularda ise zevklerimiz farklılaşıyor. Bu nedenle tartışmalar ilgi çekici geçiyor. Altı ödül için varmamız gereken kararlar oldu ve bu karar sürecindeki konuşmalar da ilginçti. Seçkinin standardı o kadar yüksek ki ödüllerimizi gerçekten çok iyi filmlere veriyoruz.

‘Oyuncularıma daha çok güvenmeyi öğrendim’
Filmlerinizle devam edelim… Bir röportajınızda, filmografinizin “tek bir yönetmen imzasıyla tanımlanmasının” zor olduğunu, her projede farklı bir yaklaşım aradığınızı vurguluyorsunuz. Aslında sanatta üretim süreçleri de hayattaki gibi değişimler gösteriyor değil mi? Geçmişe göre baktığınızda bugün neleri farklı hissediyorsunuz ya da yapıyorsunuz?
Her şey farklı. Çok erken dönemlerde film yapımına yönelik konvansiyonel yaklaşımın bir kısıtlama gibi hissettirdiğini fark ettim. İnsanlar süreci bir bakıma daha kolay yönetebilmek için bu tür kalıplara başvuruyorlar, ama yaratıcı açıdan bunlar çoğu zaman sınırlayıcı olabiliyor. Bu sebeple ben her filmde, küçük de olsa farklı bir yol bulmaya çalışıyorum. Elbette bir çekim takvimi ve çözmeniz gereken pek çok pratik mesele var; bunlardan kaçamazsınız. Ancak her filmin sorunları farklı olduğu için, bu sorunlarla baş etme yönteminin de farklı olmasını istiyorum.
Aynı yöntemleri her projede uygulamak istemiyorum. Yöntemin evrilmesine izin vermek istiyorum; hatta yöntem, sürecin ve filmin ne olduğunun bir parçası hâline geliyor. Yaratıcı olarak kendimi rahat hissettiğim yer burası. Beni heyecanlandıran şey de bu. Yıllar içinde oyuncularıma çok daha fazla güvenmeyi öğrendim. Umarım onların da bana güveni artmıştır. Bu da sürecin önemli bir parçası.
Fotoğraf kökenli olduğum için eskiden görüntüyle çok daha fazla meşguldüm. Şimdi ise bu konuda daha sezgisel ve rahat hissediyorum; görüntü bir bakıma kendiliğinden oluşuyor. Filmlerimin görsel olarak güzel olmasını istiyorum ama bu güzelliğin onları sınırlamasını istemiyorum. Bu sebeple daha organik bir his arıyorum. Yeni Dalga ve 70’lerin Amerikan sinemasından bazı filmleri çok seviyorum; bu filmlerde daha serbest, daha rahat bir duygu var. Benim için de yönelmek istediğim yer biraz orası.
Hell or High Water (İki Eli Kanda), Starred Up (Yüksek Risk) ve diğer bazı filmlerinizde mekân kullanımı, filmdeki atmosferi güçlü bir biçimde kuruyor. Röportajlarınızda mekânların oyuncuların role girmesine yardımcı olabileceğini belirtiyorsunuz. François Truffaut’un Alfred Hitchcock ile yaptığı söyleşide de sahnelerin çoğu zaman mekânın imkânlarıyla şekillendiği vurgulanıyor. Sizin filmlerinizde mekân, yaratıcı süreci ne ölçüde yönlendiriyor?
Mümkün olduğu ölçüde çok. Benim için mekânlar son derece önemli. En iyi örneklerden biri sanırım Starred Up için bulduğumuz hapishane. O hapishanenin görsel dili yani koridorlar, pencereler, parmaklıklar, kapılar ve hücreler, sınırlı bir görsel palet sunuyordu. Ama o mekâna adım attığınız anda duvarların ağırlığını omzunuzda hissedebiliyordunuz. Oyuncular için de içeri girdiğimiz anda yolun yarısını katetmiş oluyorduk.
Bu da o dünyayı kurma anlamında büyük bir avantaj sağlıyordu. Aynı durumu bir sette kursaydık, aradığımız otantik duyguya ulaşmak için çok daha fazla çalışmamız gerekirdi. Bu sebeple hikâyenin gerçek bir ifadesi olan mekânı bulmaya çalışıyorum.
Elbette bu her zaman mümkün değil. Örneğin bir bilimkurgu filmi çekiyorsanız, var olmayan bir dünyayı inşa etmeniz gerekir. Dolayısıyla yaklaşım her zaman aynı değil. Ama gerçekten hikâyeyi temsil eden bir yer bulabilirseniz, bu her şeyi çok daha kolay ve çok daha güçlü hâle getiriyor. Oyuncuları, ekibi ve yönetmeni aynı mekânda birleştiriyor. Bu benim için çok önemli ve her zaman bunu arıyorum.
New York’ta çektiğim bir filmde şehrin kendisinden mümkün olduğunca yararlanmaya çalıştık. Londra’da çektiğimiz bir başka filmde de yine mekâna yaslandık. Her şeyin olabildiğince gerçek olması için çalışıyoruz. Böylece, aslında dünyayı en başından kurmuş oluyorsunuz. O aşamadan sonra yaptığınız her şey tamamen yaratıcı bir sürece dönüşüyor.
‘İstanbul’da güçlü bir hikâye varsa benimle paylaşın’
Müzikte ve sinemada atmosfer yaratmanın, sanatın etkileyiciliğini artırdığını düşünüyorum.
Kesinlikle.
Sinemayı daha çok düşünsel bir alan olarak mı görüyorsunuz yoksa duygusal bir deneyim mi?
Muhtemelen duygusal bir deneyim olarak. Bence her şey sezgiyle ilgili. Sezgi de bir bakıma duyguyla bağlantılı. Ama bunun içinde zekâ da var. Özellikle de duygusal zekâ. Sinemanın entelektüel nitelikleri olduğunu düşünüyorum, fakat yalnızca buna dayanırsa sinemanın dramatik büyüsünün diğer yönleriyle bağını koparabilir. Bu yüzden benim için sinema öncelikle duygusal bir deneyim.
Oscar Wilde “Sanatın hayatı taklit ettiğinden çok daha fazla, hayat sanatı taklit eder” der. Sizce durum nasıl? Sanatın geleceği öngörme konusunda nasıl bir yeri var? Bunda sinemanın rolü ne?
Bu çok ilginç. Bugün izlediğimiz filmlerden biri çok genç bir yönetmen tarafından yapılmıştı ve gelecekte geçen bir Afrika tasviri sunuyordu. Olası gelecekleri ifade etme ve önermeye çalışma biçimi olarak etkileyiciydi. Bence genç kuşağın, bugün erişilebilir olan araçları kullanarak nispeten düşük maliyetlerle ifade gücü yüksek ve yaratıcı filmler üretmeye başlayacağını göreceğiz.
Önümüzdeki birkaç yıl içinde yeni ve güçlü bir ifade biçimine sahip sinemanın ilginç bir şekilde gelişeceğini düşünüyorum. Bugün izlediğimiz filmden hareketle, yapay zekâ kullanımının elbette biraz ürkütücü olduğunu söyleyebilirim ama yaratıcı biçimde kullanılırsa ilginç sonuçlar ortaya çıkabilir. Hayatın ve sanatın birbirini karşılıklı olarak etkilediğini, gidip gelen bir ilişki içinde olduğunu düşünüyorum. Ancak bu soruya kesin bir yanıt vermek zor.
İletişim kuramcısı Marshall McLuhan’ın ünlü teorisi “Araç mesajdır…” der... Eskiden böyle olmadığını düşünürdüm ama dijital dünya geliştikçe, bu fikre eskisine oranla biraz daha yakınlaştım. Dijital çağ ile birlikte her şey çok hızlı tüketiliyor. Sinema hâlâ bir direnç alanı olabilir mi?
Bence olabilir ve umarım olur. Yeni medyanın sunduğu o anlık tatminin zamanla daha doyurucu bir şeye evrilip evrilmeyeceğini söylemek zor. Ama sinema deneyimi, özellikle kolektif sinema deneyimi, insanları bir araya getiren ve sosyal bir etkileşim alanı yaratan bir şey olmaya devam ediyor.
Yine görüntülere bakıyorsunuz, fakat bunu aynı salonda birlikte bulunarak, sonra konuşarak ve ortak bir enerji paylaşarak yapıyorsunuz. Bana kalırsa bu enerji kendine mutlaka bir yer bulacaktır. Belki bunu kayıtlı müzik ile canlı müzik arasındaki fark gibi düşünebiliriz. Sinemanın kolektif deneyiminde birlikte bulunmanın somutluğu, ortadan kalktığında insanların özleyeceği bir olay. Bu sebeple onu canlı tutmanın yollarını bulacağımızı düşünüyorum. En azından buna dair umudum var.
Peki sizin yakın gelecek için planlarınız ne?
Oregon’da bu yaz hızlıca hayata geçirmeyi düşündüğüm küçük bir proje var. Bunun dışında daha büyük, daha kapsamlı birkaç proje üzerinde de çalışıyorum; hangisinin öne çıkacağı sürecin nasıl gelişeceğine bağlı. Bu iş biraz sürekli denge kurmak gibi… Veya sepetteki yumurtalar benzetmesiyle açıklanabilir. Hangisinin önce sonuç vereceğini asla bilemiyorsunuz. Bu yüzden hepsini bir şekilde canlı tutmaya çalışıyorsunuz. Bu yıl içinde mutlaka bir şeyler yapmayı umuyorum.
Fuze: Fünye filminizde İstanbul’da geçen sahneler var. Türkiye ya da İstanbul’da başka bir film çekmeyi düşünüyor musunuz?
Fuze’un son sahnelerini İstanbul’da çektik. Hikâyede karakterler İstanbul’a geliyor; bu nedenle İstanbul’da bir gün boyunca dış çekimler yaptım. Yani bu deneyimi bir ölçüde zaten yaşadım. Çok keyif aldım. Buraya geri dönüp bir film çekmeyi arzu ederim. Hatta birinin güçlü bir hikâyesi varsa benimle paylaşmasını isterim, çünkü bu şehrin atmosferini son derece etkileyici buluyorum. Çok büyük bir şehir ama aynı zamanda çok sinematik bir hissi var. Ben denizciyim; suyu, enerjiyi ve iki kıtanın buluşmasını seviyorum. Burada anlatılmayı bekleyen pek çok güçlü hikâye olduğunu hissediyorum.

‘Amacım saf bir sinema deneyimi yaratmaktı’
45’inci İstanbul Film Festivali’nde gösterildi, mayısta vizyonda olacak. Bu filmle muradınız neydi ve ulaştınız mı?
İlk niyetim, neredeyse anti-entelektüel sayılabilecek bir şey yapmaktı. Kısa bir zaman diliminde geçen bir hikâye anlatmak istedim. Tür sinemasına ait, polisler ve soyguncular üzerine kurulu, hızlı ilerleyen bir hikâye... Aynı zamanda iki türü bir araya getiren bir fikri vardı: Patlamamış bomba geriliminin yarattığı tansiyon ile banka soygunu filminin gerilimini birleştirmek ve bu füzyonun nasıl bir enerji üreteceğini görmek...
Bu enerjiyi keşfetmek istedim. Bunu başardığımızı düşünüyorum. Filmin belirgin bir enerjisi var, epey kinetik bir yapıya sahip. Oyunculuklara, görüntü yönetimine, kurguya ve müziğe mümkün olduğunca fazla enerji katma sürecinden büyük keyif aldım.
Amacım, mümkün olduğunca saf bir sinemasal deneyim yaratmaktı. Festivalde izlediğimiz bu kadar güçlü filmden sonra, hedefleri daha çok “bir tür sineması” içinde kaldığı için filmden dolayı biraz mahcup da hissediyorum açıkçası. Ama öte yandan filmin iddiası da mümkün olduğunca saf bir deneyim sunmak.
Sizin için ters köşe bir iş oldu diyebilir miyiz? Önceki röportajlarınızda tür sinemasını çok sevmediğinizi okudum.
Türleri çok sevdiğimi söyleyemem. Yine de pek çok türde iş yaptım. Kariyerimin ilk yarısında “genre” sinemasına daha çok karşıydım. Şimdi giderek daha fazla türlerle oynadığımı, onlara farklı yorumlar getirdiğimi fark ediyorum.
Yine de denemek istediğim birkaç tür daha var. Bilimkurgu ile oynamak isterim, belki korku türünü de denemek isteyebilirim. Ama bunları yaparken de bir yandan o kalıpların dışına çıkmanın yollarını aramak isterim.
Belli bir tür de olsa kalıpların dışına çıkmayı tercih ediyorsunuz.
Evet.
‘Sinemada ekip kurmak çok önemli’
Tecrübeli ve önemli bir yönetmen olarak sinema alanında ilerlemek isteyen gençlere tavsiyeleriniz ne?
Devam edin. Gerçekten en önemli şey bu. Öncelikle ısrarcı olmanız gerek, çünkü bu rekabetçi bir alan ve sadece yolunuza devam etmeniz lazım.
Bir diğer önemli nokta da ekip kurmak. Ben yapımcı ortağımla bir ekip kurdum; 35 yılı aşkın süredir birlikte çalışıyoruz. Düzenli olarak aynı görüntü yönetmeniyle, kurgucuyla, yardımcı yönetmenlerle çalışıyorum.
Kariyerinizin başında, benzer hedefleri paylaşan ve benzer aşamada olan insanlarla kendi küçük ailenizi kurduğunuzda birbirinize dayanabilir, yardımcı olabilir ve güvenebilirsiniz. Hepsi son derece önemli. Tek başına olduğunuzda işler daha zor oluyor.
Yönetmen ve senarist olarak gidip sizinle aynı ilgi alanlarını paylaşmayabilecek daha kıdemli bir yapımcıdan destek istemek zorunda kalabilirsiniz. İşte bu sebeple ekip kurmak çok önemli.
Yani filmi oluşturan farklı departmanlar ve farklı insanlardan gelen desteğe önem veriyorsunuz.
Evet, sanki bir sinemacılar grubu gibi. Benim doğduğum yer olan Glasgow’da müzisyenler birbirlerine çok destek olur; ekipmanlarını ödünç verirler, birbirlerinin konserlerine giderler, kollarlar. Sinemacılar arasında bu durum o kadar sık görülmüyor.
Ama yakın zamanda ABD’de bir üniversitede ders vermeye başladım ve öğrencilerin birbirlerinin filmlerinde çalışarak sürekli destek olduklarını gördüm. Böyle topluluklar kurabilirseniz, tartışma, gösterme, fikir alışverişi yapma ve birbirinize yardım etme imkânınız olur. Böylece kendi küçük sinema ortamınızı, kendi “mini sinemanızı” yaratabilirsiniz.
Altın Lale’yi Prenses Mumbi kazandı

Prenses Mumbi'nin yönetmeni Damien Hauser, jüri başkanı Mackenzie'den Altın Lale ödülünü aldı. Fotoğraf: Salih Üstündağ
45’inci İstanbul Film Festivali’ndeki Altın Lale Yarışması’nda bu yıl yerli ve yabancı 15 film yarıştı. Yönetmen David Mackenzie’nin başkanlığını yürüttüğü Altın Lale Yarışması jürisinde Berlin EFM Direktörü Tanja Meissner, oyuncu Ekin Koç, akademisyen Prof. Dr. Aslı Tunç ve yapımcı Rodrigo Areias yer aldı. Altın Lale’yi bu yıl, Damien Hauser’in yönettiği Memory of Princess Mumbi yani Prenses Mumbi kazandı. Jüri Özel Ödülü, Bi Gan’ın yönettiği Resurrection yani Diriliş adlı filme verildi. En İyi Yönetmen Ödülü’nü, Ma Frère (Yaz Kampı) filmiyle Lise Akoka ile Romane Gueret, En İyi Senaryo Ödülü’nü ise Rose filmi ile Markus Schleinzer ile Alexander Brom kazandı. En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü Karanlıkta Islık Çalanlar filmindeki rolüyle İnci Sefa Cingöz, En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü Ölü Köpekler Isırmaz filmindeki rolüyle Kemal Burak Alper aldı. Jüri, György Pálfi’nin yönettiği Tavuk filmine mansiyon verdi. İstanbul Film Festivali’nin kısa film yapımını özendirmek, bu alandaki gelişimi desteklemek ve kısa filmleri festival izleyicisiyle buluşturmak amacıyla başlattığı ulusal nitelikli Kısa Film Yarışması’nda bu yıl 11 film yer aldı. En İyi Kısa Film Ödülü’nü Dalya Keleş’in yönettiği Yerçekimi kazandı. Jüri, Berna Sitera Değirmen’in yönettiği Aşk ve Diğerleri’ne mansiyon ödülü verdi. Seyfi Teoman En İyi Film Ödülü’nü Morteza Atabaki’nin yönettiği 32 Metre kazandı. Uluslararası Film Eleştirmenleri Federasyonu FIPRESCI jürisi, Altın Lale Yarışması’nda Mark Jenkin’in yönettiği Rose of Nevada’yı, FIPRESCI Ödülü’ne layık gördü

