Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sergiler
Söyleşi

Atölye: Çağla Ulusoy

“Eserin Yolculuğu” serisinin bu ayki ilk durağı, genç bir isim olan Çağla Ulusoy’un Moda’daki atölyesinde başlıyor.

Selen Başman
28 Kasım 2025
Fotoğraf: Barış Acarlı

Fotoğraf: Barış Acarlı

Bir eserin başlangıcı bir yüzeyde değil, bir düşünme biçiminde gizlidir. “Eserin Yolculuğu”nun üçüncü bölümünde, sanatçının zihninde filizlenen o düşüncenin nasıl şekil, renk ve mekân kazandığına tanık oluyoruz. Bu kez yolculuğumuz, tuvalin ötesine geçen bir alanı, düşüncenin mekâna dönüştüğü bir süreci izliyor.

Rotamız, Çağla Ulusoy’un Moda’daki atölyesinde başlıyor. Ulusoy için resim, görünenin temsili değil, düşüncenin kendini arama biçimi. Hata, denge ve sürtüşme onun dilinde birer estetik meseleden çok, düşünsel dürüstlüğün yöntemleri. Tuval, bir yüzey değil; zihnin fiziksel uzantısı. Renk, coğrafyanın değil, deneyimin dili. Çağla Ulusoy, kendi kuşağının en özgün isimlerinden biri olarak renkle sezgisel bir diyalog kurarken aynı zamanda akademik bir derinliği de sürdürüyor. Bu bölümde, Ulusoy’un zihninde başlayan sürecin farklı fazlarına tanık oluyoruz.

Sanatçının Dirimart ile yolculuğu, galerinin kurucusu Hazer Özil’in vizyonuyla kesiştiğinde bu bağlam yeni bir katman kazanıyor. Özil, temsil kavramına yalnızca bir ekonomik sistemin değil, bir düşünme biçiminin aracı olarak yaklaşıyor. Sanatçıyla galeri arasındaki ilişki bir vitrinden çok, iki fikrin diyaloğu hâline geliyor. Bu diyaloğun merkezinde, Ulusoy’un sezgisel dürüstlüğü ile Özil’in galericilikteki süreklilik anlayışı birleşiyor; sanatın bugünün hız çağında bile nasıl derinleşebileceğini hatırlatıyor.

Yolculuğumuzun son durağı ise Çağla Ulusoy'un Dirimart Dolapdere’deki Gardenscapes sergisi. Burada Ulusoy’un dünyası, tuvalden taşarak mekânın belleğine dönüşüyor. Bahçe, bir sığınak değil; düşüncenin dışavurumu. Sergi izleyiciyi hem estetik hem zihinsel bir alana davet ediyor.

Fotoğraf: Barış Acarlı

Sanat yolculuğunuzun başlangıcına dönersek… İlk kez bir yüzeyle baş başa kaldığınız o anı hatırlıyor musunuz? Resim sizin için bir ifade biçimine ne zaman dönüştü?

Başlangıcını tam olarak hatırladığımı söyleyemem, çünkü çok küçüktüm. Annemin anlattıklarından hatırladığım kadarıyla, çocukken gittiğimiz doğum günlerinde bile hep bir köşede tek başıma resim yaparmışım. Sanırım bu benim için bir tür rahatlama biçimiydi. Resme asıl ilgimin başladığı dönem bence, babamın sağlık sorunları nedeniyle ülke değiştirdiğimiz zamana denk geliyor. Dilini bilmediğim bir ülkede, kendimi ifade edemediğim için sıra arkadaşlarımın masalarına onlar tenefüsteyken resimler çizmeye başlamıştım. Konuşamadığım yerde resim yapmak, benim için bir tür iletişim yöntemi hâline geldi.

Kaç yaşlarındaydınız?

Beş yaşındaydım. O dönemde yaşadığımız ülke değişimleri gibi konular beni ister istemez resme yöneltti. Başlangıçta bu süreç benim için iyileştirici, sakinleştirici bir şeydi. Okulda resim yapmaya çok az vakit ayrılıyordu ama ben hep daha fazlasını yapmak istiyordum. Sanırım o birikim yıllar içinde içimde doldu ve bir noktada açığa çıktı diyebilirim. Gerçek anlamda resimle baş başa kaldığım, onu anladığım an ise çok sonraları, yirmi dört–yirmi beş yaşlarıma denk geliyor. Amerika’da ressam Pat Lipsky’nin yanında çalışırken, bir gün derste soyut bir resim üzerine yapılan eleştiriyi izlediğim esnada hiçbir şey anlamadığımı fark ettim: “Bu ne demek, nasıl bir şey, neden soyut?” diye düşünüyordum. Lipsky, bu şekilde işlemiyor dedi ve o resmi ters çevirdi. “Şu anda işliyor” dediğinde, soyut resmi ilk kez anladığım hissini gerçekten yaşadım. O andan sonra fark ettim ki soyut resimde keşfetmem gereken bir mesele var. Sanırım kariyerimin ve bu alana olan takıntımın başlangıcı da tam olarak o andı.

Chicago, Paris, San Francisco, New York, Londra, Meksika ve İstanbul… Farklı kültürlerde yaşamış biri olarak her kültürün sizde bıraktığı iz farklı olmalı. Bu şehirlerin enerjisi üretiminize nasıl yansıdı?

Benim için en önemli şey, görsel dilimin ve renk kullanımımın evrensel olması. Hiçbir yere ait olmayıp, aynı zamanda herkesin de ait hissedebileceği bir dil kurmak istiyorum. İşlerimin tek bir yere ya da kimliğe bağlı kalmasını istemememin nedeni de bu; kendime dürüst olmanın yolu, aidiyet hissini sınırlamamak. Bu nedenle gittiğim yerlerde, o kültürün havasını, ışığını, toplumsal davranış biçimlerini olabildiğince içselleştirmeye çalışıyorum. Çünkü bir deneyimi gerçekten yaşarsam, onu tuvale en dürüst şekilde aktarabileceğime inanıyorum; “mış gibi” değil, gerçekten o hissin içinden gelen bir ifadeyle. Farklı coğrafyalar benim dünyamı zenginleştiriyor; çünkü her biri yeni bir malzeme, yeni bir renk, yeni bir hareket anlamına geliyor. Bu çoğulluk, resimlerimin hem biçimsel hem de duygusal derinliğini belirleyen en önemli unsur.

Renklerle ilişkiniz çok sezgisel görünüyor. Bir rengin “doğru” olduğuna ne zaman karar veriyorsunuz? O an duygusal mı, analitik mi?

Renk kullanımım her zaman sezgisel ama aynı zamanda öğrenilmiş bir bilgiye dayanıyor. New York’ta yaklaşık üç yıl boyunca, 1940’larda Amerika’da doğan Color Field hareketinin öncü isimlerinden Pat Lipsky’nin yanında çalıştığım süreç bana bir rengin gücünü, anlamını, semiyotik referanslarını öğretti. Üç ay boyunca yalnızca bir rengi karıştırmakla geçirdiğim dönem hâlâ aklımdadır; sabırla, rengin nasıl davrandığını, birbirine nasıl tepki verdiğini gözlemledik. Hans Hofmann’ın bir teorisi vardır: İki renk aynı zenginlikte ve değerde buluştuğunda, sizi hem içeri çeker hem de geri iter. Bu teori, renk kullanımımın temelini oluşturuyor. Yıllar içinde bu anlayışı kendi deneyimlerimle geliştirdim. Fakat ülke değiştiğinizde bile her şey değişiyor. Mesela Meksika’da, güneşe çok daha yakın olduğunuz için renkler patlıyor; ışık çok yoğun. O tabloları Türkiye’ye getirdiğimde ise o parlaklık azalıyor, bambaşka bir tona bürünüyor. Bu nedenle renk kullanımım da sürekli değişiyor. Aslında bu da benim için güzel bir öğretici süreç.

“Uyum ve sürtüşmeyi aynı yüzeyde var etmek istiyorum” demiştiniz. Bu denge sizin için bir estetik mesele mi, yoksa kişisel bir dürüstlük arayışı mı?

Sürtüşme ve kontrast olmayan hiçbir şey merak uyandırmıyor bence. Farklı türlerin, biçimlerin ya da renklerin bir araya geldiği noktada yaratıcı yüzeyler doğmaya başlıyor. Zamanla göz bu çeşitliliğe alışıyor, hatta onu normalleştiriyor. Aslında bu durum yalnızca resim için değil, hayatın her alanı için geçerli. Mesela New York’ta farklı ırklar, kültürler kendi mahallelerini kurdukça, o şehrin dokusu zenginleşiyor ve daha merak uyandıran bir hâl alıyor. Tuval de benzer şekilde politik bir alan; çünkü her dokunuşun, her rengin aynı öneme sahip olduğu bir yüzey, aslında eşitliğin temsili. Bir yüzeydeki her unsurun eşit güçte olması, resmi demokratikleştiriyor. Benim için önemli olan, bu dengeyi kurmak: sürtüşmeyi ve farklılığı bir arada yaşatırken aynı zamanda uyumu ve eşitliği korumak. Bu, yalnızca bir estetik mesele değil; kişisel bir dürüstlük arayışı. Düşüncelerimi, niyetimi ve çeşitliliğe inancımı resim üzerinde bu şekilde savunuyorum. Tuvalin her alanına eşit davrandığımda, kendime de dürüst davranmış oluyorum.

Resim yaparken “hata” sizin için nasıl bir rol oynuyor? Bozmak, yeniden kurmak sizi besleyen bir süreç mi?

Hata benim için çok önemli. Aslında kontrolümüz dışında oluşan her harekete “hata” diyoruz. Resim, çok fiziksel bir süreç olduğu için tuval benim için bir tür niyet tahtası gibi. Kontrol ettiğim her şey yüzeye yansıyor, hatta hata yapma korkusu bile. Bir şeyi fazla dikkatli çalıştığımda hata payı bırakmamış oluyorum ve bu bana kısıtlayıcı geliyor. Ne yaptığınızı başından sonuna kadar bilmek bana dürüst bir yaklaşım gibi gelmiyor. Hayat da öyle değil çünkü. O yüzden resmin mümkün olduğunca dürüst olması için hiçbir zaman tamamen planlı gitmemeye çalışıyorum. Bazı işler bir oturuşta bitiyor, bazılarıysa defalarca yeniden kuruluyor. Üst üste bindikçe, bozula bozula kendi biçimini buluyor. Planlamadığım için karşılaştığım şey beni şaşırtıyor ve bu şaşkınlık beni besliyor. Çünkü tanıdığım bir şeyle değil, tanımadığım bir şeyle karşılaşmak istiyorum. Planlamadığım için karşılaştığım şey beni şaşırtınca etkileniyorum. Her zaman en iyi işlerim beni aşan, benim aracılığımla var olan resimler. O an büyülendiğimi hissediyorum. Bazı sanatçılar çok daha planlı gider; hata yapmaya yer bırakmazlar. O resimlerde bu kontrol hep okunur. Herkesin arayışı farklı. Benimki gerçekten dürüstlük ve samimiyet üzerine. Meksika’da yaşadığım dönem bunu çok net hissettim. İlk kez o kadar yabancı, hatta biraz tehlikeli bir ortamdaydım. Kontrolümü kaybettiğim için resimlerim birden çok figüratif olmaya başladı. Sanırım korkunun içinde, kontrolü yeniden kazanmak istedim. O dönemde anladım: konfor alanının dışına çıktığınızda, resminiz bile sizinle değişiyor.

Kompozisyon kurarken nerede duracağınızı ne belirliyor?

Bir resmin bittiğini anlamam için bazı kurallarım var. Öncelikle, yüzeyin her alanına eşit özen göstermiş olmam gerekiyor. Kompozisyon, resim ilerledikçe kendi şeklini buluyor; baştan belirlenmiş bir yapı değil. Heykel yapar gibi çalışıyorum aslında. Katman katman inşa ederek… İyi bir kompozisyon, beklenmedik bir oranda, daha önce gitmediğim bir mekân hissi oluştuğunda ortaya çıkıyor. Alışılmış bir düzeni izleyerek doğru bir kompozisyon kuramıyorum; çünkü bildiğim yoldan gidersem yeni bir yere ulaşamıyorum. O yüzden her resimde bir miktar hata payı bırakıyorum. Tanımadığım bir yere sürüklenmem, ancak o hata sayesinde mümkün oluyor.

Her sanatçının kendine özgü bir “görme biçimi” vardır. Sizinki nasıl?

Kendi düşünme ve görme biçimimi Overworked kitabımda görünür kıldım aslında. Kitabı oluştururken yıllar boyunca çektiğim on bine yakın fotoğrafı bir araya getirdim. Bunlara baktığımda, resimlerimde tekrar eden imgelerin, renklerin ve ışık biçimlerinin fotoğraflarda da aynı şekilde var olduğunu fark ettim. Işığa yaklaşımım, kompozisyon tercihlerim, hatta simetri anlayışım, hepsi oradaydı. Bu fotoğrafları resimlerimle yan yana getirip kendi zihnimi okumaya çalıştım. Nasıl düşündüğümü, resim yaparken hangi görsel dili kullandığımı anlamak istedim. Aslında bu süreç, kendi görsel alfabemi oluşturma biçimimdi. Her şeyi dekompoze edip yeniden kolajladım; böylece hem kendi dilimi hem de anlam üretme yöntemimi daha net gördüm. Sergi, bu kitabın doğal bir devamı oldu. Overworked’ün düşünsel alanı, Gardenscapes’te fiziksel bir deneyime dönüştü. Mekânda, videoda, tuvalde... Tüm bu araçlarla kurduğum estetik düşünce artık tamamlandı diyebilirim. Şimdi bu noktadan sonra, tamamen yeni bir dil geliştirmeyi düşünüyorum çünkü o dili artık tamamen anladım; şimdi yeniden başlamanın zamanı.

Malzeme seçimleriniz resminize fiziksel bir derinlik katıyor. Bu dokusal çeşitlilik, anlam üretiminde nasıl bir rol oynuyor?

Mesela Portekiz’de yaşadığım dönemde bir jüt fabrikasının yanında bulunuyordum. Jütle tanıştığımda, boyayı çok emdiği için tamamen kontrolüm dışında işleyen bir malzeme olduğunu fark ettim. Bu durum beni sürekli yönlendiriyordu; benim için bambaşka bir dönemdi. Malzeme beni hem fiziksel hem de zihinsel olarak zorlayan bir şey hâline geldi. Sonra kum kullandığım dönemler oldu. Bu da işlerimde çelişki yaratmamı sağladı. Çünkü boyanın kendisi de bir malzeme; kum ve akrilik bir araya geldiğinde, beton bir yüzey oluşuyor. Bu sefer boyayı çok hafif kullanıp malzemeyi kalın ve ağır bıraktığımda ortaya çıkan kontrast bana daha ilginç geliyor. Malzemeler arasındaki bu gerilim, benim için başka bir ifade alanı yaratıyor. Bazen de tamamen düz bir yüzeyde, sadece boyalar arasındaki farklılıkla o çelişkiyi kuruyorum. Bu çeşit malzeme kullanımı, aslında bütün bu araştırmanın bir parçası.

Tuvalle ilişkiniz zamanla değişti mi? İlk başladığınızda hissettiğinizle bugün hissettiğiniz arasında fark var mı?

Resimle ve kendimle bu konuda derinleşmeden önce, tuvali daha çok dekoratif bir obje olarak görüyordum. Şimdi ise onu gerçekten fiziksel bir birey gibi görüyorum. Mümkün olduğunca güçlendirmek, bağımsız bir varlık hâline getirmek istiyorum. Sanki hayatta kalabilen, kendi ayakları üzerinde durabilen bir çocuk gibi… Bu süreç, gerçekten bir doğum sancısını andırıyor. Belki biraz klişe gelebilir ama his olarak tam karşılığı bu. Benim için tuval, yalnızca bir yüzey değil, yaşayan bir varlık. Her biri kendi kimliğini buluyor ve bu dünyada var olmaya devam ediyor.

Günlük rutininiz nasıl? Sanatla dolu bir gününüzde sizi dengeleyen, vazgeçemediğiniz şeyler var mı?

Günlük rutinim aslında oldukça disiplinli. Amerika’da geçirdiğim yıllardan kalan bir alışkanlık. Sabah erken kalkarım; her gün, ne olursa olsun atölyede bulunurum. Hiçbir şey yapmasam bile orada bulunmam gerekir. Zihnimi orada tutmak, gündelik hayatın getirdiği şeylerden uzaklaşmak ve kendimi başka bir gerçeklikte tutabilmek için bu şart. Sergi dönemlerinde yoğunluk elbette artıyor ama sergi olmadığında da günlerim boş geçmez. Yine atölyede olurum. Hep çalıştım, her zaman çalışıyorum. Bazen sadece bir karar almak bile -resimsel anlamda, bir noktayı değiştirmek bile- zihnimi orada tutmamı sağlıyor. Önemli olan, o bağı hiç kaybetmemek.

Sanat dışındaki uğraşlarınız üretiminizi nasıl besliyor?

Sanat dışındaki uğraşlarım da aslında hep estetik bir yere bağlanıyor. Fotoğraf çekiyorum ama o da sonunda aynı yere çıkıyor. Kıyafete merakım var mesela o da bir kompozisyon benim için. Yemek yapmak da öyle; farklı malzemeleri bir araya getirip bir bütün kurmak. Ne ile ilgilenirsem ilgileneyim, dönüp dolaşıp aynı düşünme biçimine bağlanıyor. Spor da benim için önemli; zihinsel bir disiplin sağlıyor. Arada şiir yazıyorum ama o da yine resimlere, yani görsel dile geri dönüyor bir şekilde. Sanırım her şey bir noktada orada birleşiyor.

Eğer resim yapmasaydınız, hangi ifade biçimi sizi resim kadar tatmin ederdi?

Çiçekçi olmak isterdim. Bir yere gittiğimde çiçek yaptıracağım için bile heyecanlanıyorum; sevdiğim bir alan. Belki pasta yapmak da olabilirdi. O da benzer bir biçimde malzemeleri bir araya getirip bir denge kurmakla ilgili. Sanırım ne yaparsam yapayım, sonunda yine aynı düşünme biçimine dönüyorum.

İzleyiciyle aranızda nasıl bir ilişki kuruyorsunuz? Onun okumasına alan mı açıyorsunuz, yoksa belirli bir yönlendirme mi yapıyorsunuz?

Alan açtığımı düşünüyorum, yönlendirmiyorum. Bir yandan da izleyicinin resmin içine dahil olduğunu hissetmesini dilerim ve isterim. Kitabımı yapma sebebim de buydu. Zihnimin nasıl işlediğini, ne anlatmaya çalıştığımı gösterebilmek. Sözel olarak açıklamak istemedim çünkü o zaman yönlendirmiş oluyorum. Bu yüzden kitabı görsel olarak tasarladım; her resmimi başka bir görselle eşleştirerek, kendi zihnimi anlatmanın bir yolunu buldum. Aslında bu yüzden Overworked, bir ihtiyaçtan doğdu. Farklı sınıflardan, farklı izleyicilerle karşılaşıyorsunuz ki bu harika bir şey. Hem zorlayıcı hem de öğretici. Her seferinde anlatım biçimini yeniden kurmak gerekiyor. Koleksiyonere başka, bir sanatçıya başka yerden yaklaşıyorum ama hiçbir zaman insanların beğenmesi ya da anlaması için resim yapmadım. Yalnızca anlatım biçimimi değiştiriyorum ki özümü yani kendime karşı dürüstlüğümü koruyabileyim.

Kadın bir sanatçı olarak uluslararası arenada var olmak, hâlâ belirli önyargılarla mücadeleyi gerektiriyor mu sizce?

Bence evet, hâlâ var. Bu durum fark etmeden normalleştirilebiliyor. Kadın olmanın getirdiği zorluklar, sanat dünyasında da tıpkı diğer sektörlerde olduğu gibi sürüyor. “Çocuk sahibi olacak, işini bırakacak, ilerlemeyecek” gibi düşünceler hâlâ mevcut. Dünyada bunun aksini kanıtlayan çok güçlü örnekler var. Mesela çok sevdiğim sanatçılardan Claire Tabouret, iki çocuğuna rağmen üretiminden hiç kopmadan olağanüstü bir kariyer sürdürüyor. Yani mesele kadın olmak değil; üretmeye devam edebilmek için kendi ritmini bulmak.

Bir eserin atölyeden çıkıp başka birinin hayatına girdiği anı nasıl tanımlarsınız? Bu bir tür vedalaşma mı?

Tanıdığım bir insanın, sevdiğim birinin evine giderse çok seviniyorum. Hiç tanımadığım birine gittiğinde de hoşuma gidiyor; sanki ben de dünyanın her yerindeymişim gibi hissediyorum. Bazı resimlerim Çin’de, bazıları Norveç’te, biri San Diego’da… Yine de hiçbiri tamamen gitmiş gibi hissettirmiyor. O resmi yaptığım zamanı, hissettiğim duyguyu hatırladığım için aramızdaki bağ hep sürüyor. Birinin evinde gördüğümde ise, içimden selam veriyorum. O an yeniden karşılaşmış gibi oluyorum ve bu beni hâlâ sevindiriyor.

Peki eseriniz atölyeden çıkıp başka bir ekosisteme dahil olduğunda (bir koleksiyonerin duvarına, bir müzeye) eserin kimliği değişiyor mu? Eserlerin ‘nerede yaşadığıyla’ ilgileniyor musunuz?

Bence değişmiyor. Onlar aynı birer birey gibi çok kültürlüler; hiçbir yere ait olmama ama bir yandan da ait olma hissi var içlerinde. Bu yüzden de o kadar güçlü olmaları gerekiyor ki, her ortamda yaşayabilsinler. Bu benim gücüm değil, onların gücü çünkü aslında kendilerini kendileri oluşturuyorlar. Ben sadece aracıyım.

"Gardenscapes yalnızca bir sergi değil"

Çağla Ulusoy’un Dirimart Dolapdere’deki kişisel sergisi Gardenscapes’in hikayesini kendisinden dinliyoruz.

Overworked kitabında zihinsel sürecini açığa çıkaran sanatçı, burada aynı süreci fiziksel bir deneyime dönüştürüyor. Artık düşünceler sadece sayfalarda değil, mekânın içinde dolaşıyor; izleyici, sanatçının iç dünyasına yalnızca bakmıyor, adım atıyor.

Çağla Ulusoy’un Dirimart Dolapdere’deki kişisel sergisi Gardenscapes, yalnızca bir sergi değil; bir düşüncenin mekâna dönüşme hâli. Ulusoy’un bahçesi, düzenle rastlantının, içgüdüyle kontrolün karşılaştığı bir alan. Ne tamamen huzurlu ne de kaotik. Tam ortasında, düşüncenin en kırılgan dengesinde duruyor. İzleyiciye yön vermiyor ama onunla hareket ediyor. Bahçe fikri de tam bu noktada anlam buluyor: büyüyen, genişleyen bir alan. Gardenscapes, resmin sınırlarını yok sayarak izleyiciyi o alana dâhil ediyor.

Fotoğraf: Barış Acarlı

Gardenscapes bahçe kavramını bir sığınak olarak değil, içsel bir alan olarak ele alıyor. Bu bahçeyi kurmaya sizi iten kişisel ya da düşünsel bir çıkış neydi?

Evet, aslında Gardenscapes fikri kitabım Overworked’den çıktı. Kitapta, zihinsel olarak nasıl çalıştığımı, düşünme biçimimi paylaşıyordum. Bu kez aynı süreci fiziksel bir deneyime dönüştürmek istedim; izleyicinin o dünyaya gerçekten adım atabileceği bir alan yaratmak. Sergi fikri de buradan doğdu. Bahçe fikri beni hep cezbediyordu çünkü bahçe, dışarıdan özgür gibi görünen ama aslında çok keskin sınırları olan bir alan. Tıpkı bir galeri mekânı gibi... İkisi de yapay bir özgürlük alanı: Belirli sınırlar içinde kendi düzeninizi kuruyorsunuz. Bu yüzden Gardenscapes benim için tuvalden çok farklı değil; tuvalde de benzer bir alan kuruyorum aslında. İzleyiciyi o bahçeye davet etmek, o sınırlı alanın içinde kendi kaçışını bulmasına imkân tanımak istedim. Uzun zamandır seyircinin zihniyle, onun görsel ya da düşünsel olarak kaçabileceği alanlar yaratmak üzerine düşünüyorum. Tuvallerde de bunu yapmaya çalışıyorum. Bazıları gerçekten bir mekâna dönüşüyor, bazılarıysa tamamen soyut kalıyor. Gardenscapes bu düşüncenin mekâna taşınmış hâli. Bu sergide ilk kez bir video da yer aldı. Bu videoda da aynı düşünceyi farklı bir boyuta taşıdım. Bu kez yalnızca görselle değil, sesle de çalıştım. Böylece izleyicinin tüm duyularını içine alan bir döngü kurmuş oldum. Yani aslında zihnimin içinde yaşadığım şeyi, fiziksel olarak erişilebilir kılmaya çalıştım.

Gardenscapes sergisinde bahçe, adeta önceki dönemlerinizin -özellikle Sandymansional’ın- devamı gibi. Sizce bu sergi, sanat pratiğinizde bir dönemin kapanışı mı, yoksa yeni bir fazın başlangıcı mı?

İlk sergim Sandymansıonal’da kumdan kurulmuş uçuşkan bir kale vardı. O kalenin odalarında bir arayış ve bir kaçış hissi arıyordum. Bu, benim çok gezdiğim bir döneme denk geliyor; bavulla yaşadığım, farklı ülkelerde sürekli yer değiştirdiğim yıllar. Şimdi ise bu bahçe, o kalenin ya da o mahallelerin bahçesi gibi. Hayatımda ilk kez yer değiştirmeden, daha çok odaklandığım ve olgunlaştığım bir dönemin yansıması aslında. Voltaire’in Candide ya da İyimserlik adlı eserinde, karakter kaotik bir hayat yaşar ve sonunda İstanbul’a gelip şöyle der: “Artık bahçemizi yetiştirmemiz gerekiyor.” Biraz o döneme benzer bir ruh hâlindeyim sanırım. Bu bir “tamam oldum” hâli değil; daha çok bir döngüyü kapatma, bir dönemin doğal olarak sona ermesi gibi. Aynı zamanda bu sergi, kitabımın da uzantısı. Kitapta izleyiciyi zihinsel olarak dahil ediyordum; burada ise bunu fiziksel bir deneyime dönüştürdüm. Nasıl kitapta izleyiciyi sticker’larla katılıma davet ettiysem, bu sergide de o çocuksu aktivite devam ediyor. Zeminin parlak ve yansıtıcı olmasıyla birlikte sergi boyunca büyük sticker’lar izleyiciye veriliyor. Bir ay boyunca o sticker’lar yere yapıştırılıyor ve sergi sonunda o bahçe, seyircinin katılımıyla dönüşen, gelişen, yaşayan bir alana dönüşüyor.

Serginizdeki bahçe hem cazibesiyle içeri çekiyor hem de tekinsizliğiyle uzaklaştırıyor. Bu ikili duygu hâlini nasıl kurguladınız?

Serginin alanını özellikle çok soğuk bırakmak istedim. Sergiyi kurgularken, o soğuk zemin üzerinde resimlerin açıldığı pencereler gibi düşündüm. Kitapta olduğu gibi burada da iki farklı alan var. Biri dijital, biri fiziksel. Overworked kitabımda dijital görseller ve resimler bir aradaydı; burada da bu iki alanın birbirine tam olarak değmediği ama aralarındaki boşlukta yeni bir mekânın oluştuğu fikrinden yola çıktım. Bahçe, işte tam o aralıkta doğdu: Dijitalin tekinsizliğiyle resmin doğasındaki sıcaklığın birleştiği bir alan. Bu soğukluğu yaratmamın bir nedeni de Versailles bahçelerinden aldığım ilham. O geometrik düzen, simetri, kontrol duygusu… Benim işlerimde de sık sık bu düzenleme hali, o matematiksel kompozisyonlar var. Burada da aynı şeyi yaptım aslında. Mekânı bilinçli olarak soğuttum ki, insanlar o resimlerin içinde sığınacak bir sıcaklık bulsunlar. Yani o bahçedeki his hem kaçış hem de kaçtıkça içine daha fazla çekilme hâli. Ne kadar uzaklaşsanız da kendinizi yine o alanın içinde buluyorsunuz.

Gardenscapes’te mekân yalnızca bir arka plan değil, resimlerin aktif bir uzantısı gibi. Dirimart Dolapdere mekânı sizin için nasıl bir “bahçe”ye dönüştü?

Mekânı mimari olarak çok dönüştürdük. Dirimart bu konuda çok destek oldu. Yerdeki parlaklıkla o su hissini verebildik; bu da bahçenin bir parçasıydı. Çim kullandık, Versailles bahçelerindeki gibi iki taraflı bir giriş yarattık. Bunları dekoratif bir şey olarak değil, sadece o hissi, o kavramsal fikri vermek için yaptım. Çünkü bahsettiğimiz bahçe fiziksel değil; konsept bir bahçe.

Sergide yer alan ses ve video yerleştirmesi izleyiciyi görselden işitsel bir alana taşıyor. Bu geçişi nasıl kurguladınız?

Video gerçekten yeni bir katman getirdi. Aslında katmanlardan oluşuyor: Biri benim resim yapıyor olmam, diğeri kitapta olduğu gibi görsellerin akışta bana eşlik etmesi yani zihnimin nasıl çalıştığını gösteren bir alan. Görselleri başka sanatçılarla birlikte çalıştık; ben direktörlüğünü yaptım. Kutay Soyocak ses tasarımını üstlendi. Videoda benim sesimle ilerleyen bir anlatı var; çocukluğumdan beri hayatımda yer etmiş bazı sesler-ambulans, okul zili gibi-bu hikâyenin içinde yer alıyor. Bir noktada çocukken kendimi rahatlatmak için söylediğim bir şarkı giriyor. Yani video hem içe dönük bir alanı hem de bahçeye geçişi temsil ediyor. Sesle görüntünün birleştiği bu hâl bence serginin ruhunu tamamladı.

Bahçeniz “oyunsal ama düşündürücü” olarak tanımlanıyor. Sizce oyun, sanat üretiminde ne kadar ciddi bir rol oynuyor?

Bence oyun çok önemli. Benim için oyun, bedenin fiziksel rahatlığıyla ilgili. Hani başta hata yapmaktan bahsetmiştik ya; işin dürüst olabilmesi için mümkün olduğunca rahat olmam gerekiyor. Oyun bu rahatlığın bir parçası. Resimlerimin çoğu aslında oyundan çıkıyor. Biraz çocukluğuma da dokunan bir konu bu. Kitapta da benzer bir yaklaşım vardı. Oyunu seyirciyle bir bağ kurmanın yolu olarak görüyorum. Seyirciyi sürece dahil etmek, onunla toplumun şekillendirmediği en saf yerde buluşmak... Bence oyun, o dürüst temasın en doğal hali.

Overworked kitabınız bu serginin bir öncülü. Kitaptan sergiye uzanan bu süreçte görsel diliniz nasıl bir evrim geçirdi?

Kitap sayesinde gerçekten kendi dilimin ne olduğunu fark ettim. Referanslarımın, özellikle de semiyotik referansların, daha çok farkına vardım. Artık bir resmi kurgularken ne düşündüğümün, neye referans verdiğimin çok daha bilincindeyim. Genelde ilhamım, o dönem içinde bulunduğum çevre ve koşullardan geliyor. Kitaptaki kolajlar da zaten o dönemde çektiğim fotoğraflardan oluşuyor; yani her biri o resmin üretildiği sürecin parçası. Bu farkındalık hem düşünsel hem de teknik olarak çok hızlandırdı beni. Sergiyi de sadece üç ayda kurduk. Önceden olsa bu kadar kısa sürede mümkün olmazdı. Benim için bile şaşırtıcı bir süreçti.

Son olarak, Gardenscapes sizin için tamamlanmış bir bahçe mi, yoksa hâlâ büyümeye devam eden bir alan mı?

Bahçelerimden biri. Nasıl resimde her köşeye özen gösteriyorsam, bu serginin de her köşesi düşünülmüş bir alan ama aynı zamanda bahçelerimden sadece biri. Bundan sonra da başka bahçelerim olacak. Gardenscapes tamamlanmış bir alan ama sürecin kendisi hâlâ büyümeye devam ediyor.


SergilerSanatçısanatGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni ve Politikası
Kişisel Verilerin Korunma Politikası
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
© The Art Newspaper