Caddebostan Kronotrop Grove, yazın enerjisini hissetmek için gidilen popüler bir adres. Fakat âlâ Skateboards’un sanatçı Pınar Birim ile tasarladığı kaykayların lansmanı için bir cumartesi günü kurulan kaykay rampası işleri daha da çılgın bir raddeye taşıdı. Aslında Kronotrop’ta birçok farklı alanın bir araya gelmesine alışığız. Farklı şubelerde yogadan söyleşilere bin bir türlü etkinliğe yer vererek topluluğunu canlı tutan Kronotrop bu sefer de özgün bir projeye imza atmış.
Öğleden sonra boyunca rampada kaykaycılar dönüşlerini yaparken, kahve öğütücülerinin sesi tekerleklerin zemine sürtünme ritmine karıştı. Ambiyansı tamamlayan DJ seti de bu capcanlı ortamı taçlandırdı. Projenin çıkış noktası olan “grind” kavramı, hem kahvenin hem de kaykayın ortak dili hâline geldi.
İstanbul'da küçük bir kahve dükkânı olarak başlayan ve bugün uluslararası ölçekte faaliyet gösteren Kronotrop, son yıllarda mekânlarını sıradan bir kahve noktasından ziyade farklı yaratıcı toplulukların bir araya geldiği sosyal alanlar olarak konumlandırıyor. Caddebostan'daki bu buluşma da markanın kahve kültürünü sokak kültürü, sanat ve tasarımla ilişkilendirme arzusunun bir uzantısı olarak okunabilir.
“Grind or Die” fikrinden hareketle geliştirilen projede Pınar Birim’in tasarımlarının yer aldığı sınırlı sayıda üretilen kaykaylar satışa sunuldu. Birim için mesele bir yüzey tasarlamaktansa gençliğini şekillendiren bir kültüre geri dönmek anlamına geliyor. Lise yıllarında dahil olduğu kaykay ve punk müzik çevresinin, estetik anlayışı kadar yaşam tarzına da katkıları olduğunu söylüyor. Ne kadar uzaklaşırsa uzaklaşsın bir noktada ihtiyaç duyduğu, özlediği ve ilham aldığı bu topluluk ile bir proje üretmenin heyecanını paylaşıyordu.
Mimar Sinan Üniversitesi’nde grafik tasarım eğitimi aldıktan sonra Londra’da yüksek lisans yapan sanatçı, bugün geliştirdiği sezgisel üretim dili ile tanınıyor. Ona göre kaykay, yoga gibi, insanın düşünme biçimini dönüştüren bir pratik. Kronotrop x âlâ Skateboards: Dreamed by Pınar Birim projesi vesilesiyle sanatçıyla kaykay kültürünün sanat pratiğini nasıl şekillendirdiğini ve günümüzün yaratıcı çevrelerini konuştuk.
Kaykayla ilişkiniz bu projeden çok daha eskiye dayanıyor. Bu iş birliği nasıl ortaya çıktı?
Aslında kaykay benim hayatımda bir hobiden çok daha fazlasıydı. Beni yönlendiren, şekillendiren bir şeydi. Hatta bazen şöyle düşünüyorum; sanki kafamda eksik bir tahta vardı ve o da kaykaydı. Herkesin hayatında bir tahta olması gerektiğine inanıyorum. Çünkü beni dengeleyen, eskiye, özüme ve gerçekten kim olduğuma götüren şey o. Lisenin son yıllarında bir arkadaşım bana bir kaykay hediye etti. Sonra o çevrenin içine girdim. Aynı dönemde bir müzik grubumuz vardı. Hem kaykay sporunu hem de onun etrafında oluşan kültürü çok sevdim. Daha sonra snowboard alanında yarışmalara katıldığım zamanda da kaykay hayatımın bir parçası olmaya devam etti. O kültür, mesleğimi ve ne yapmak istediğimi şekillendiren unsurlardan biri oldu.
Bu kültürün içinde olmak size ne kattı?
Ben ona büyümek diyorum. Çünkü insan o yaşlarda hayatının şekillendiğinin farkında olmuyor. Ama dönüp baktığımda, 15–16 yaşlarımda içinde bulunduğum kaykay çevresi, dinlediğimiz müzikler ve birlikte vakit geçirdiğimiz insanlar kim olduğumu belirledi.
Athena’nın, Mor ve Ötesi’nin ön grubu olarak sahne aldığımız dönemlerdi. O insanların arasında olmak, o üretim ortamını görmek çok etkileyiciydi. Sonrasında Mimar Sinan’da grafik tasarım okumaya karar verdim. Londra’da sanat üzerine yüksek lisans yaptım. Bir süre ajanslarda çalıştım ama bana göre olmadığını anladım. Ne olursa olsun sanattan ve bu kültürden kopamayacağımı fark ettim.
Kaykayın sanat pratiğiniz üzerindeki etkisini nasıl tarif edersiniz?
Kaykay kültürü yalnızca sporla ilgili değil. İçinde grafik tasarım var, sanat var, müzik var, bir “olma hâli” var. O dengeyi bulma meselesi var.
Benim kuşağım için kaykayların altındaki grafikler çok önemliydi. Saatlerce o tasarımlara bakardık. Müzik gruplarının albüm kapaklarını, posterlerini, dergileri incelerdik. Sanırım kendi görsel dilimi oluşturmayı da oradan öğrendim.
Bir markanın kaykayına baktığınızda hangi markaya ait olduğunu anlayabiliyordunuz. Çünkü her birinin kendine ait bir dili vardı. O dili yaratanlar da sanatçılardı. Kendi sanat pratiğime kalan en büyük miraslardan biri bu oldu. İnsanların bir işe bakıp “Bu Pınar’ın işi” diyebilmesi biraz da o kültürden geliyor.
Yoga da yapıyorum ve özellikle yoga gibi kaykayın da bir hayat tarzı, yaşam şeklini belirleyen bir şey olduğunu düşünüyorum. İnsan yalnızca matın üzerine çıkıp yoga yapmış olmuyor. O pozları yaptıktan sonra ister istemez senin hayatın ve günün akışı ona göre şekilleniyor. Kaykay da aynı şekilde.
Kaykay yaptıktan sonra hayatına entegre ediyorsun onu. O müziği dinliyorsun. Daha özgür düşünüyorsun. Bir kere düşmeyi öğreniyorsun. Düşmek de hayatın bir parçası ya. Dengeyi, nefesini kontrol etmeyi, hizalanmayı (alignment konseptini) öğreniyorsun. Hepsi beraber. Bunlar da tabi ki bence işime de olumlu bir şekilde yansıyor.
Bu proje özelinde tasarım sürecine nasıl yaklaştınız?
Kaykay yüzeyine yalnızca bir resim yerleştirmek istemedim. Kaykay kültürünün kendi grafik dili var ve bunu anlamak gerekiyor. Seçilen tasarımlar da aslında benim eski skeçlerimden çıktı. Yani bu proje için sıfırdan üretilmiş görseller değildi. Bu nedenle bana çok samimi geldi. Gerçekten beni temsil eden işlerdi.
Bugün sanat dünyasında ve yaratıcı sektörlerde görünürlük baskısı sıkça tartışılıyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ben bağımsız bir sanatçı olarak kalabilmek için ciddi çaba harcıyorum. Bu kolay değil ama benim için önemli olan şeylerden biri bu. Kaykay kültüründe de aynı durum vardı. Bir şeyi başkaları görsün diye yapmıyordunuz. O hareketi yapabilmek için uğraşıyordunuz. Kendinizle ilişkiniz üzerinden ilerliyordunuz.
Benim gençliğimde internet ve sosyal medya günümüzdeki konumunda değildi. İnsanlar birbirlerini doğrudan etkiliyordu. Şimdi ise sürekli daha fazla insana ulaşma, daha fazla görünür olma, daha fazla takipçi kazanma baskısı var. Bunun insanı da yaptığı işi de yıprattığını düşünüyorum.
Bu durum sanat üretimini de etkiliyor mu?
Kesinlikle. Bugün sanat sisteminin içindeyim ve oradaki kaygıları da görebiliyorum. Ne kadarının gerçek, ne kadarının performatif olduğunu ayırt edebiliyorum. Benim yapmak istediğim şey o gerçeklik hissini koruyabilmek. En sevdiğim şey kimsenin bana karışmaması. Ne yapacağımı söylememesi. Kaykay yaparken de böyleydim. Şimdi de böyleyim. Bence değerli olan şey kendi özüne sadık kalabilmek.
Bu iş birliğini kabul etmenizde belirleyici olan neydi?
Bana birçok proje geliyor ama burada beni etkileyen birkaç şey vardı. Öncelikle iki markanın da Türkiye’den çıkmış olması önemliydi. Tuncay’ı uzun yıllardır tanıyorum. Hem onu hem de âlâ’nın neyi temsil ettiğini biliyorum. Gerçek bir yerden geldiklerini hissediyorum. Bunu milliyetçi bir yerden söylemiyorum ama bu topraklarda doğup büyüdük. Buradan çıkan insanlara ve markalara katkı sunabilmek benim için değerli. Eğer ilham verebiliyorsam, bunu öncelikle burada yapmak istiyorum.
Tasarımların izleyiciye ne hissettirmesini umuyorsunuz?
İyi hissettirmesini. Şu anda insanlar çok zorlanıyor. Gün içinde kısa bir anlığına bile iyi hissetmek sanki olağanüstü bir şeymiş gibi geliyor. Oysa iyi hissetmenin normal hâlimiz olduğunu hatırlamamız gerekiyor. Tasarımlardan birinin adı “Unity”. Birlik olma fikrini temsil ediyor. Gücün tek başımıza olmaktan değil, birlikte hareket etmekten geldiğini hatırlatıyor. Eğer bu işlerden bir duygu geçebildiyse, bunun iyi hissetmek ve birlikte olmanın gücü olduğunu umuyorum.

