Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sergiler
Söyleşi

‘Kişisel çıkarla sanat olmaz’

35’ten fazla kişisel sergi açan, 100’ün üzerinde karma sergiye katılan Hüsamettin Koçan, bu kez zamanı, mekânı ya da belleği değil, kendini sorguluyor. Hüsamettin Hoca, Ankara’da 29 Nisan’a kadar gezilebilecek CerModern’deki “Ben Bu” sergisini anlattı.

Aysun Öz
10 Nisan 2026
Hüsamettin Koçan. Fotoğraf: Baksı görsel arşivi

Hüsamettin Koçan. Fotoğraf: Baksı görsel arşivi

Çoruh Nehri'nin kıyısına kurduğu ödüllü müzesi Baksı ile nehri sanatla yıkayan, akarsu üstüne konuşmalar düzenleyen, kıraçta heykel etkinlikleriyle doğayı üretimin sahnesine dönüştüren, ayağındaki dikenle sergiler açan Hüsamettin Koçan, namı diğer Hüsamettin Hoca, Geleceğin Şifreleri, Gel Zaman Git Zaman, Bitmeyen Zaman Saatleri, Hafıza Mekânları, Kayıp Zamanın İzinde gibi süreç temelli sergilerden sonra, şimdi kendini anlatıyor. “Ben Bu” sergisi ile kendisiyle hesaplaşan, varlığını sorgulayan Koçan, “Neden şimdi?” soruma “Çünkü artık özgüvenim var, bunlarla savaşacak gücüm var” diyor. Hüsamettin Koçan ile 29 Nisan’a kadar sürecek CerModern’deki “Ben Bu” sergisini ve içindekileri konuştuk.

AYSUN ÖZ: Sizinle sohbetlerimizde günümüz sanat pazarını eleştiriyorsunuz, “Kişisel çıkarlarla sanat olmaz” diyorsunuz. “Ben Bu” sergisiyle bugünün sanat anlayışına nasıl bir eleştiri getiriyorsunuz? Bugün sanatın piyasa ve kişisel çıkarlarla bu kadar iç içe geçmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

HÜSAMETTİN KOÇAN: Pazara bu kadar angaje olmak, kişisel çıkara bu kadar angaje olmak ve sonunda da “Ben sanat yaptım” demek... Kusura bakılmasın, kişisel çıkarla sanat olmaz. Ben bu serginin adını “Ben Bu” koydum. “Ben Bu” bir yüzleşme meselesidir. Aynı zamanda ben bir müze işletmecisiyim. Sanatçıların yüzünü orada da görüyorum. Yaratı odaklı değil ziyafet odaklı, medya odaklı bir sanat dünyamız var. Bu yüzden sanat dünyasını ve küratörlüğü etkileyen yapılara karşı ciddi bir eleştirim var. Sanatı merkezinde bir araç hâline getiriyoruz, etrafına da kişisel çıkarlar koyuyoruz. Kişisel çıkarı bir kenara koymadan bu dünyaya kendinize ait bir yaratım ekleyemezsiniz. Bu dünyayla hesaplaşamazsınız. Zaten sorununuz yoksa sanat da yapamazsınız. Hikâyeniz yoksa hiç yapamazsınız. Benim buradaki avantajım, ait olduğum yaşantının masalsılığı ve adanmışlığı. Bunları Anadolu’da aradım ve yeni bir söylemle yeni bir dile tercüme ettim. “Bunu Osmanlı’da bulabilir miyim?” diye sordum. Piktogramlarla anlattığım, iktidar olmanın krizlerini ele aldığım, bir tür risk haritası ve kalp grafiği çıkardığım bir Osmanlı serim var. Çünkü bir Anadolu anlatıcısı olarak bir yurttan, bir coğrafyadan söz ediyorum. Selçuklu üzerine de çalıştım. Gelenekten kendime çözümler çıkardım. Üç başlık altında anlattım ve bu süreçte çamurdan tutun muska tekniklerine kadar pek çok şeyi araştırdık.

"Eğer bir anlatının içinde tekrar yapıyorsanız sanat yapmıyorsunuz. Sanat tekrar değildir, yeninin peşinde olmaktır. Diğeri zanaattır. Onu da küçümsememek gerekir ama tekrar üzerinden gelenek anlatılmaz."

Eller. Teknik: Tuval üzeri karışık teknik, 1993, 133 x 198 cm

Sergide geleneği hissettiriyorsunuz ama geleceğe dair yeni bir şey söylüyorsunuz...

Özetle bu sergi, Anadolu birikiminden bir gelecek çıkarma ve bir önerme çabasıdır. Yoksa küçük küçük Şahmeranlar yapmak değil mesele. Kültür ortamımız zaten tekrarlarla dolu. Eğer bir anlatının içinde tekrar yapıyorsanız sanat yapmıyorsunuz. Sanat tekrar değildir, yeninin peşinde olmaktır. Diğeri zanaattır. Onu da küçümsememek gerekir ama tekrar üzerinden gelenek anlatılmaz. Gelenek başka, tekrar başkadır. Bu yüzden demirci ustasını selamlamak gerekir. Zile’de bir demircinin yaptığı basit bir çengel bile büyütüldüğünde bambaşka bir etki yaratıyor. Biçimsel olarak yeni, çoğalabilir, istiflenebilir... O kadar öğrenilecek şey var ki. Geleceğe dair ufuk açıyor. Yoksa “Ben oradan kazanayım da ne olursa olsun” düşüncesiyle sanat yapılmaz. Biz Baksı’yı yaptığımızda çok eleştiri aldık ama Batılılarla karşılaştığımızda “İşte bu” dediler. Eğitimimiz de problemli. İsimler ezberleniyor, tekrar ediliyor. Peki hangi problemi tartışıyoruz, yeni ne söylüyoruz? Bunları kütüphanelerde zaten görüyoruz. Asıl mesele şu: Sen ne diyorsun? Yeni bir şey söylemek lazım.

"Biz Anadolu’ya ya romantik bakıyoruz ya da dışlıyoruz"

Bütün bunları yaparken Anadolu’dan besleniyorsunuz, ama klişe bir Anadolu romantizmine de düşmüyorsunuz.

Biz geleneğe sahici bakmadık. Aydınlar romantik bir sevgiyle baktı, sinema da buna odaklandı. Ama mesele Anadolu’yu sadece “müthiştir” diyerek romantize etmek değil. Yılmaz Güney gibi örnekler önemli ama tekil. Romantizmi aşmalı, insan dramı ve çabasına odaklanmalısınız. Hiçbir yasak, anlatma arzusunu bastıramaz. Anadolu insanı yazı, resim ve sembol- lerle çözüm bulmuş. Siyah Kalem’i Doğu anlatısı ve dram olarak okursanız mesele değişir. Selçuklu kültürü olağanüstü, farklı etkiler bir araya gelir. Örneğin bir duvar- da Selçuklu yapısı içinde Roma figürü görebilirsiniz. Selçuklu yeniliği kıymetli bulur. Bunlar yasaklanacak şeyler değildir. Ufku geniş, toleranslı olmak, o insanlarla temas etmek gerekir. Ama biz Anadolu’ya ya romantik bakıyoruz ya da tamamen dışlıyoruz. Oysa büyük bir birikim var. Biz onu ya klişelerle ele alıyoruz ya da anlamıyoruz. Bu yüzden oradan yeni bir şey çıkaramıyoruz.

‘Çünkü artık özgüvenim var, bunlarla savaşacak gücüm var’

“Ben Bu” sergisi kendinizle hesaplaşmanızın, varlığınızı sorgulamanızın sergiye dönüşmüş hâli... Bu hesaplaşma neden şimdi? Neden beş yıl önce ya da iki yıl sonra değil de, bugün?

Neden şimdi? Çünkü artık özgüvenim var, bunlarla savaşacak gücüm var. Hiçbir şeyden korkmuyorum. Bu ülkede çıkar ve korku birbirine çok yakın, ama benim hiçbir beklentim yok. Satayım, zengin olayım derdim yok. Kendini adamış projeler... Baksı benim en büyük sanat eserim. Sadece bir müze yapsaydım bitiremezdim. Sanat sizi derine çeker, tutku olmadan olmaz. “Ben bir müze yapacağım” demek yetmez. Arkasına sanatçı yüreği koyarsanız pes etmezsiniz. Resimlerimizin hepsi de bitmiyor. Bazen yarım kalıyor, sonra yeniden başlıyorsunuz. “Ayağımdaki Diken’’ oydu. Sergilerim ve yaptıklarım mücadeleci yanımı besledi, hep bir sonuç çıkarma çabası içindeyim. O dönem yaptığım her şey yenilikçiydi ama sorun nereye gideceğimdi. Önümde çok
yl, çok çatallanma vardı. Patikadan cesaretle ilerlemek kolay değildi. Şimdi daha cesurum, kendimi ve insanı daha iyi tanıyorum. Tanımadan ilerleyemezsiniz, tanımadan mücadele edemezsiniz.

Yerini kaybetmiş yaşlı ile yönünü arayan genç arasında bağ nasıl kurulmalı? Aslında nasıl bir çözüm bulmak gerekiyor ki insanlık bilinç krizinden çıksın.

Eskiden konaklarımız vardı. En yaşlı ortada, gençler dışarıda oturur, içeride konuşulanları dinlerdi ve küçük görevler verilirdi. Bu yapı kalktı. Gençlerin hâkim olduğu başka bir düzen geldi. Bu da temsil ve hiyerarşi çatışması doğurdu. Bugün teknoloji yaşlının bilgisini büyük ölçüde devre
dışı bıraktı. Masallar, hikâyeler, âşıklar atışırdı... Bunlar kayboldu. Üreten değil, tüketen bir toplum olduk. Televizyon ve kitle kültürü insanları içine çekti, yönlerini kaybettirdi. Bence yabancılaşma ve hiçleşme buradan geliyor. Teknoloji olmalı, ama insani bütünlüğü nereye koyacağız? İşte burada “vefa” devreye giriyor. Yeğenimin bana “Hüsam Dede” diyen küçük kızının, okulundaki herkesi sergiye getirmesi, eskiden konakların sağladığı sıcaklığın bir karşılığı... Mesele tam da bu: İnsani bağı kaybetmemek.

Bu sergide Istanbul’daki atölyenizden ve Baksı’dan gelen eserler Ankara’da buluşuyor. Ama sadece mekânsal değil, tarihsel bir yolculuk da var: Şamanizm, Selçuklu, Osmanlı...

Cumhuriyet...

Ve Cumhuriyet evet. Tüm bu katmanlar arasında ortak bir dil var mı? Ben “Hüsamettin Koçan dili” dedim, siz nasıl tarif edersiniz?

Çok doğru bir tanım. Vurgular değişebilir ama özünde hayatım. Oradaki her şey, yaşadığım, biriktirdiğim ve yorumladığım bir yolculuğun sonucu. Malzeme ve teknik taşıdım. Osmanlı’dan toprak, çamur... Demircinin küçük nesnesini büyütüp başka bir şeye dönüştürdüm. Şamanizm, demonlar, Selçuklu, Osmanlı... Hepsi sonunda “ben” oluyor. Bu “şuradan aldım, buradan aldım” meselesi değil. Birikimler içimde yoğrulup yeni bir şeye dönüşüyor. Osmanlı’yı bazen iktidar, bazen cemaat işaretleri olarak anlatıyorum. Selçuklu’da göç, çadır, hareket var. Bunlar zihnimde birikiyor ve yeni forma dönüşüyor. Hâlâ aklımda yapamadığım pek çok şey var.

Siz “Ben bu” diyorsunuz ama izleyicinin de “Ben bu” demesini istiyorsunuz. Onların kendilerini bulmaları için nasıl bir yol önerirsiniz?

Aslında en etkileyici olan şu: Sergime 18–25 yaş arası genç kadınlar geliyor, çoğu o bölgenin insanı. Ve çok mutlu oluyorlar. Orada kendilerini bulduklarını söylüyorlar. Bana teşekkür ediyorlar. Aynı sergi ama herkes başka bir şey görüyor. En çok etkilenenler de o genç kadınlar. Geliyorlar, heyecanlanıyorlar, yüzleri ışıldıyor. Çünkü orada insana değer var. Biz sergiyi şu soruyla bitiriyoruz: “Ben bu muyum?” Eğer izleyici bunu kabul ederse, bu onun yolculuğu. Zorla kimseye “Sen busun” diyemezsiniz. Ben kendi adıma “Ben buyum” diyebilirim.

SergilerKültür-SanatsanatGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper