Geyik Sivri’nin eteklerinde, Trebenna Antik Kenti’nin göz hizasında, Likya Yolu’na yaslanmış bir vadide konumlanmış, bir düşünme ve üretim alanının nabzı Antalya’da atıyor. Birlikte düşünmeye, üretmeye, kıscacası sanatın etrafında yeniden toplanmaya dair kolektif bu çağrının yankısı Geyikbayırı’nın yamaçlarından süzülüyor, denizi çevreleyen falezlere çarparak bize ulaşıyor.
Yılın iki farklı döneminde gerçekleşen bu pop-up sergi serisinin üçüncü edisyonuyla, bölgenin kültür-sanat ajandası canlanıyor. Antalya’nın dağ eteklerinin ardında saklı kalmış yaratıcı ve mekânsal potansiyelleri görünür kılan bir alan beliriyor.
Greenhouse Art Days, “Dağın Ruhu Bir Patikadır” başlıklı, Eser Epözdemir ve Handan Akyürek’in işlerini bir araya getiren 24 saatlik pop-up sergisini Antalya Geyikbayırı’ndaki Greenhouse’da izleyiciyle buluşturdu. Açılış günü Geyikbayırı’ndaydım. Likya Yolu’nun izlediği rotalar boyunca, henüz kazı yapılmamış Trebenna Antik Kenti’ne uzanan ve adeta zamanda bir kırılma hissi yaratan bu yoğun coğrafya içinde konumlanan alanı ve insanlarını tanırken, serginin ve oluşumun perde arkasına dair detaylara yerinde tanıklık etme fırsatı buldum.

Sergiden enstalasyon görüntüsü. Fotoğraf: Karanlık Kutu
“Tüm dereleri birleştirmek”
Eser Epözdemir ve Handan Akyürek, iki hafta boyunca Geyikbayırı’nda kalarak üretimlerini doğrudan bu coğrafyanın içinde şekillendirdi. Ziyaretimin ilk gününde, Eser Epözdemir eşliğinde kampın birkaç kilometre ötesindeki dereye doğru yürürken, bu rotanın sanatçı için zamanla tekrar eden, neredeyse meditatif bir ritüele dönüştüğünü gözlemledim. Coğrafya, sanatsal üretimde yalnızca gözlemlenen bir unsur olmanın ötesine geçerek gündelik yaşama nüfuz ediyor, üretimi kendi döngüsüne dahil ediyordu. Bu deneyim kapsamında “doğa” isei yabancı bir kavramdan ziyade kapsayıcı, iyileştirici ve bireyselliğin ötesine uzanan bir güç olarak yankı buluyordu. Geyikbayırı’nda geçirilen zaman içinde ağaç dalları gibi çoğalan, birbirine eklemlenen kolektif konuşmalar içinde kendimizi bulmak ve birlikte hareket etmek sürecin doğal bir uzantısına dönüşüyordu.
Bu bağlamda, beyaz küpün dışında var olacak serginin, doğa ve yerel toplulukla kurulan ilişkiler üzerinden zihinsel ve deneyimsel bir zeminde inşa edildiği görülüyordu. Bu yaklaşım, Epözdemir’in sergideki işine de yansımıştı. Epözdemir, “dere” kavramı üzerinden Māori düşüncesi ile Yörük kültürü arasında bir bağ kuruyordu. “Dünya coğrafyalarının tüm derelerini birleştirme” niyetiyle yola çıkarak, ‘Bu düşünceyi bir eskiz olarak bir kâğıtla temsil etmeye çalışabilir miyiz?’ sorusu etrafında şekillenen bir yerleştirme sunuyor.
Handan Akyürek ise, Geyikbayırı’yla 2019’da tanışmış ve tırmanışçı olarak bölgeyi defalarca deneyimlemiş. Eser için yeni bir mekân olan Geyikbayırı, onun için yıllar içinde gözlemlenmiş, anılarla örülmüş bir mekan. Aynı zamanda mimar olan Akyürek’in sergideki işi, teknik bir bakışla Geyikbayırı’nın 1/1 ölçekli kesit perspektifini kumaş yüzeyine aktarırken, bu kesit üzerinde bölgenin ekolojik ve tarihsel anlatısıyla ilişkilenen sembollerle oluşturduğu kolaj aracılığıyla katmanlı bir anlatı kuruyor.

Soldan sağa: Melike Bayık, Handan Akyürek, Prof. Dr. E. Elif Lutz Vatansever, Eser Epözdemir, Züleyha Geels. Fotoğraf: Karanlık Kutu
Proje nasıl başladı?
Greenhouse Art Days’in bir ayağı, işbirliği yapılan Oksitosin Tıp ve Sanat Platformu kurucusu Prof. Dr. E. Elif Lutz Vatansever’e uzanıyor. Açılış sırasında yaptığı konuşmada, fikrin tohumlarının pandemi döneminde atıldığından bahsediyor. “Sağlık çalışanları karanlıkta nasıl nefes alabilir? Yoğun bir tempoda kendileri için nasıl iyileştirici bir alan açabilir?” sorularından yola çıkarak, tıp ile sanatın kesiştiği bu zemin şekillenmiş.
Pandemi sonrasında sıkça yöneltilen “Hayatta ne eksikti?” sorusuna hep aynı üç yanıtın belirdiğini söylüyor: doğa, iletişim ve sanat. Elif Lutz Vatansever’e göre bu oluşum, bu üç unsurun da bir arada olduğu bir kesişimi temsil ediyor.
Oluşumun kurucularından Züleyha Geels ise oluşumun gerçekleştiği Greenhouse’un kurucusu. Mesleği çevirmen olan Geels’in de tırmanışçı geçmişi var. Geyikbayırı, bugün tırmanış sporu açısından dünyanın önde gelen rotalarından biri olarak kabul ediliyor. Geels ise bu coğrafyayı yıllar içinde keşfederek bölgede birçok yeni tırmanış rotasının açılmasına katkı sunmuş. Açtığı ve isimlendirdiği pek çok hat bulunuyor. Zamanla coğrafyada farklı disiplinlerin ve karşılaşmaların harmanlandığını gören Geels, Geyikbayırı’nın düşünme ve üretme alanı olabileceğine inanarak, paylaşımı ve birlikte üretimi teşvik eden bir sanat oluşumunun doğmasına katkı sunan isimlerden.
“İnsan, doğanın merkezinde değil; onunla birlikte akan bir parçasıdır”
Projenin bir diğer önemli ismi, sergi dizisinin beş yıl sürmesi planlanan sürecinin küratörlüğünü üstlenen Melike Bayık. Geyikbayırı’nda doğup büyümüş bir küratör olarak bu projeyle yollarının kesişmesini “çok ilham verici ve heyecan verici” olarak tanımlıyor. Açılış konuşmasında ise sürecin doğal ve kendiliğinden gelişen akışını, “Nasıl oldu bilmiyorum ama bazen olması gereken şeyler herhalde yan yana geliyor,” sözleriyle vurguluyor.
Bayık’ın küratoryal yaklaşımı, mekânla kurulan ilişkiyi düşünsel ve kültürel bir zemine taşıyor. Bu bağlamda Yörük kültürünün doğayla kurduğu ilişkiyi hatırlatarak, şu sözlerle bu perspektifi çerçeveliyor, “Kadim Yörük kültüründe, tabiata saygı ve hürmet büyük bir bilgeliktir. Eskiler ağaca saygı, kuşa övgü, ormana sevgi, dağa ve suya yaşamın sihri olarak bakarlardı. Yörükler için dağ aşılacak bir engel değil, barınılan bir bedendir. Su sahip olunan bir kaynak değil, birlikte yaşanan bir varlıktır. Patikalar, yalnızca göç yolları değil; doğayla kurulan ilişkinin hafızasıdır, eve çıkılan yoldur. Doğa burada yönetilmez, ruhu dinlenir. Kadim Yörük yaşamında da bu denge gözetilir: suya zarar vermeden içilir, dağa yük olmadan barınılır. İnsan, doğanın merkezinde değil; onunla birlikte akan bir parçasıdır. Nitekim insan naçiz bir beden olarak doğaya sığınandır.”

