Anish Kapoor, sıkça dile getirdiği üzere, “tam bir sanatçı”. Venedik’te açılacak yeni sergisi ise sanatçının mimari projelerine odaklanıyor. Daha doğrusu, ölçekleri itibarıyla mimariyle kesişen heykelsi üretimlerini merkeze alıyor. Sergide yer alan en erken çalışmalar, 40 yılı aşkın bir döneme tarihleniyor.
Chicago’daki Cloud Gate (2006) ve kısa süre önce açılan Napoli’deki Monte Sant’Angelo Metro İstasyonu gibi bazı projeler hayata geçirilmiş durumda. Diğerleri ise yalnızca modeller aracılığıyla temsil ediliyor. Bu maketlerden yaklaşık 100’ü, Kapoor’un 2022 yılında vakfını kurduğu Palazzo Manfrin’de sergilenecek. Tarihi yapı, kamuya ikinci kez açılacak.
Kapoor’un henüz hayata geçirilmemiş en iddialı projeleri arasında, uzayda kurgulanması planlanan bir çalışma da yer alıyor. Kapoor The Art Newspaper’a, “Bu planın gerçekçi olduğunu söyleyebilirim. Şu anda kimlerle olduğunu açıklayamayacağım ciddi görüşmeler yürütüyoruz. Umudum, Dünya’dan görülebilecek ölçekte ve son derece iddialı bir iş ortaya koymak. Bu yalnızca sembolik bir jest değil,” diyor. Söz konusu çalışmaya ait modelin Venedik’te sergilenip sergilenmeyeceği ise henüz kesinleşmiş değil.
Bu tür projelerin gerçekleşip gerçekleşmemesi Kapoor açısından büyük bir önem taşımıyor. 5 Mayıs’ta Venedik’te açılacak olan yeni sergisi, sanatçının üretiminin daha az ticari yönlerini araştırmak için bir fırsat sunuyor. “Bu, pratiğimin farklı yönlerini açığa çıkarmakla ilgili. Yapıtlarımın, yalnızca piyasanın tüketimine uygun işler olarak düşünülmemesi benim için önemli. Evet, pratiğimin satılabilir bir tarafı var. Ancak kariyerim boyunca balmumundan yapılmış işler ve başka pek çok türde çalışmalar ürettim. Bunların neredeyse hiçbirini satmadım ve bir bakıma pratiğimi canlı tutan da bu. Pratiğimin bu diğer, nispeten daha görünmez yüzü, her zaman merkezi bir konumda yer aldı,” diyor Kapoor.
Sergide, aralarında gerçekleştirilmiş yaklaşık altı projenin de bulunduğu eski ve yeni işlerden oluşan bir seçki yer alacak. Bunlardan biri olan Descent into Limbo (1992), sergi ağustosta sona erdikten sonra Cannaregio’daki mekâna kalıcı olarak yerleştirilecek. Halihazırda kırmızı renkte iki versiyonu bulunan At the Edge of the World (1998) ise Venedik için “son derece kasvetli, koyu, koyu bir siyah” tonunda yeniden üretilmiş. Kapoor, bu rengi şöyle açıklıyor: “Kullandığım, çok da yeni sayılmayacak bir boya. Vantablack değil ama onunla ilişkili.”
Sergide ayrıca birkaç yeni çalışma yer alıyor. Bunlardan biri, altı metreküpün altında bir hacme sahip küçük bir oda. Mekân, boya kütleleri ve sürülmüş yüzeylerle kaplı. “Bu, kapsayıcı bir resim,” diyor Kapoor. “Elbette içine girmiyorsunuz. Yalnızca eşiğinde duruyorsunuz.”
Kapoor, politik görüşleri konusunda her zaman açık sözlü bir sanatçı oldu. 2024 Venedik Bienali’nin küratörü Adriano Pedrosa’nın sergi başlığı olarak seçtiği Foreigners Everywhere ifadesini sert biçimde eleştirdi ve bu başlığı “faşist sloganizmin yeniden sahiplenilmesi” olarak tanımladı. Kapoor, o dönemde The Art Newspaper’a yaptığı açıklamada, Bienal’in başlığı ve temasının, “bu sözcüklerin insanların yaşamları üzerinde hâlâ taşıdığı gerçek etkilere dair bir farkındalık eksikliğini” ortaya koyduğunu ve bu tercihin “naif biçimde ayrıcalıklı, beyaz bir erkek küratörün bakış açısından” kaynaklandığını söyledi.
Kapoor, kimlik politikaları söz konusu olduğunda bugün sanat dünyasının “çok tuhaf bir yerde” olduğunu düşünüyor. “Bir bakıma etnik kökenin (öneminin) gölgesinde kalmış gibiyiz ve bu konuda oldukça dikkatli olmamız gerekiyor. Çünkü günün sonunda önemli olan, sanatın nereden geldiği değil. Önemli olan, görsel ve duygusal dilimizi nasıl açtığı. Bu çok zor bir mesele. Bunun elbette gerekli olduğu bir dönemden geçtik, ancak umarım artık kimliğin ötesine geçebileceğimiz ve yeniden sanatı bilgi ve duyarlıkla değerlendirmeye dönebileceğimiz bir noktadayız. Bunun ne anlama geldiğine dair fikri de çok çeşitli, şiirsel bir dil duygusu üzerinden yeniden açarak.”
Peki Kapoor, kökenleri Batılı milliyetçilik anlayışlarıyla bağlantılı olan ve bugün de bu mirası bir ölçüde taşıyan Venedik Bienali’nin erken dönemlerine nasıl bakıyor? “Küresel, ulus-ötesi bir dünyada milliyetçilik krizde,” diyor. “Ama gelinen noktaya bakın, aşırı sağcı ve rahatsız edici bir ultra-milliyetçilik tekrarının ortaya çıktığını görüyoruz. Bienal elbette geçmişte sözde milliyetçi çizgiler üzerinden kurgulanmış olabilir; ancak bu, aynı anlayışı sürdürmemiz gerektiği anlamına gelmiyor.”
Kapoor, 1990’da Britanya’yı temsilen Bienal’e katıldığında Hint vatandaşı olduğunu da hatırlatıyor. “Bir Britanya pasaportum yoktu. O dönemde önemli olan şey, ki umarım hâlâ öyledir, Britanya’da çalışan bir sanatçı olmamdı.”
“Kapoor’un önümüzdeki dönemde programında birçok sergi yer alıyor: Savannah’daki SCAD Museum of Art’ta resimler, New York’taki Lisson Gallery’de çelik heykeller ve haziranda açılacak, tamamen yeni işlerden oluşan büyük Hayward Gallery sergisi. Kapoor, Londra’daki Hayward Gallery’de yaklaşık 30 yıl aradan sonra sergi açarak, Bridget Riley ile birlikte galeride iki kez sergi yapan yalnızca iki sanatçıdan biri oldu.”
“Galeri 28 yıldır değişmedi. Bir mekâna yeniden dönmek tuhaf bir his,” diyor Kapoor. “Ama asıl mesele şu ki, Hayward biçimsel maceraya elverişli bir mekân ve benim de yapmaya çalıştığım şey, mekanı bu yönde zorlamak.”
Kapoor için form, sanatının merkezinde yer alıyor. “Bir sanatçı olarak söyleyecek bir mesajım yok. Eserlerim, anlamın olasılığını açıyor,” diyor. Fransız şair Paul Valéry’den alıntı yaparak ekliyor, “Kötü bir şiir anlama düşer, iyi bir şiir ise anlam ile anlamsızlık arasında bir yerde durur. İzleyici için o boşluk, ‘Bu sanat mı? Önemli mi? Kim umurunda?’ sorusunu sorması gereken alan. Bugün, radikal olmanın neredeyse imkânsız hâle geldiği çağımızda, bu çok değerli.”
