Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Tasarım
Söyleşi

Kentin Ritmini, Hafızasını ve Duygusunu Tasarlamak

Autoban, kültürel doku, modern yaşam ritmi ve disiplinlerarası düşüncenin kesişiminde, mekânı yaşayan bir hikâyeye dönüştüren tasarım felsefesini anlatıyor.

Burcu Dimili
13 Ocak 2026
Seyhan Özdemir Sarper ve Sefer Çağlar

Autoban

Seyhan Özdemir Sarper ve Sefer Çağlar

Autoban

Autoban, kültürel doku, modern yaşam ritmi ve disiplinlerarası düşüncenin kesişiminde, mekânı yaşayan bir hikâyeye dönüştüren tasarım felsefesini anlatıyor. Bankadan havalimanına, otelden kamusal alanlara uzanan ölçeklerde duyusal mimarlığı yeniden tanımlıyor.

London Design Biennale

Autoban

2003 yılında Seyhan Özdemir Sarper ve Sefer Çağlar tarafından kurulan Autoban, yirmi yılı aşkın süredir insanların mekânları deneyimleme biçimini yorumluyor. Londra ve İstanbul merkezli mimarlık stüdyosunun projelerini, misyonunu ve gelecek planlarını Seyhan Özdemir Sarper’den dinledik.

Akbank Genel Müdürlük binasının mekânsal dönüşümünde, kurumu İstanbul’un kültürel dokusu içinde nasıl yeniden konumlandırdınız? Kurumsal mimaride yenilikçi, kullanıcı odaklı ve geleceğe dönük bir tasarım yaklaşımını öne çıkaran bu projede, Autoban’ın kendine özgü anlatı odaklı tasarım anlayışı nasıl bir rol oynadı?

Akbank Genel Müdürlük binasının dönüşümünde hedefimiz, kurumu İstanbul’un kültürel dokusunda yeniden konumlandırırken, yapıyı yalnızca bir işyeri değil, kurumsal kimliğin yaşayan bir ifadesi hâline getirmekti. Bu yenileme, bir binayı güncellemenin ötesinde, Akbank’ın 75. yılına denk gelen bu dönemde, kurumun İstanbul’un bugünkü ritmi içinde neyi temsil ettiğini yeniden tanımlama fırsatı sundu. Tasarım, Akbank’ın insanı, kültürü ve değişime açıklığı merkeze alan yeni vizyonunun görünür ve deneyimlenebilir bir uzantısı hâline dönüştü.

Başlangıç noktası, şehirdeki ofis hayatı için yepyeni bir prototip oluşturmaktı: yenilikçi, esenliğe odaklanan ve her şeyden önce kullanıcıyı merkeze alan bir çalışma modeli. 33 kata yayılan yapıda, yalnızca biçimsel veya işlemsel kararlar üzerinden ilerlemedik; her bir mekânın nasıl hissettirdiğini, günün farklı ritimlerine nasıl yanıt verdiğini düşünerek katmanlı bir mimari dil kurduk. Sessiz odaklanma odalarından esnek çalışma adalarına, sosyal etkileşimi güçlendiren ortak alanlardan modüler toplantı düzenlerine kadar tüm kurguyu, “insan binalara değil, binalar insanlara uyum sağlamalı” fikri üzerine inşa ettik.

Bu süreçte Autoban’ın anlatı odaklı yaklaşımı kritik bir rol oynadı. Her kat, kendi işlevinin hikâyesini anlatan bir atmosfer oluşturuyor. Girişte yer alan Refik Anadol’un yapay zekâ ile üretilmiş dijital eseri, Akbank’ın tarihini geleceğe bakan bir görsel dile dönüştürürken, kurumsal sanat koleksiyonundan seçilen çağdaş Türk sanatçılarına ait eserler günlük çalışma deneyiminin organik bir parçası hâline geliyor. Sanat burada bir dekor değil; kültürel duyarlılığı, teknolojik çevikliği ve kurumsal yenilik iradesini berrak bir şekilde ifade eden bir yapı taşı.

Kültürel anlatı da en az mekânsal kurgu kadar bilinçli: açıklık hiyerarşinin, doğallık sterilliğin, hareket katılığın, iş birliği izolasyonun yerini alıyor. Sosyal Bina’da kafe, sahne, podcast stüdyosu ve sağlık alanlarıyla kolektif yaşamın çağdaş bir yorumu sunuluyor; çalışanlar düşünme, üretme ve sosyalleşme hâlleri arasında özgürce dolaşabiliyor.

Sonuç olarak, Akbank Genel Müdürlük binası yalnızca bir çalışma ortamı değil; finans dünyasının ötesine taşan, kültürü, özeni ve gündelik yaşamın bütüncül tasarımını sahiplenen ileri görüşlü bir kurumsal karakteri temsil ediyor.

Türkiye’nin ilk beş yıldızlı otellerinden biri olan Hilton Bosphorus’un tarihsel mirasını bugüne taşırken, çağdaş bir deneyim yaratma dengesini nasıl kurdunuz? Bu dönüşümde zamanın katmanlarıyla nasıl bir ilişki kurdunuz?

Türkiye’nin ilk beş yıldızlı otellerinden biri olan Hilton Bosphorus’u dönüştürürken amacımız, 1955’ten bu yana İstanbul’un kültürel belleğine işlemiş bu yapıyı bugünün misafirine yeniden anlatmaktı. Çünkü Hilton Bosphorus yalnızca bir otel değil; Sedad Hakkı Eldem ve SOM’un iş birliğiyle doğmuş, Türkiye’nin modern kozmopolit hayatını başlatan bir simge, bir dönem ruhu ve bir hafıza mekânıydı. Louis Armstrong’dan Sophia Loren’e uzanan bir kültürel zincirin taşıyıcısı olarak, otel geçmişiyle sesini hâlâ güçlü biçimde duyuruyordu. Bizim görevimiz mekânın tarihçesi ile bir diyalog kurmaktı.

Bu nedenle projeye, yapıyı hem bir mimari eser hem de yaşayan bir arşiv olarak ele alarak başladık. Zamanın izlerini silmek yerine, onları tasarımın yeni katmanlarıyla örerek sürdürülebilir bir bütünlük yaratmayı hedefledik. Yenileme, nostaljik bir “geri dönüş” değil; geçmişin iyimserliğiyle bugünün dinginliğini harmanlayan çağdaş bir mecra oluşturma denemesiydi.

1950’lerin orijinal ruhu -ustalık, iyimserlik, zarafet ve modernliğe dair o cesur açıklık- tasarımın temelini oluşturdu. Sıcak mermerler, el işçiliği ahşap yüzeyler, yumuşak deriler ve fırçalanmış metal vurgularla hem dönemin malzeme diline saygı duyduk hem de bugünün hassasiyetine uygun bir konfor hissi yarattık. Zamanın estetiğini bugünün beklentileriyle buluşturan bu palet, mekânların hem tanıdık hem de taze hissettirmesini sağladı.

Her bölüm, otelin altın çağından gelen kültürel figürlerin izini süren atmosferik elementlerle kurgulandı. Sophia Loren’in zarafeti lobi aydınlatmalarının siluetlerinde; mücevher tonlarının sıcaklığı lounge alanlarının dokularında; Louis Armstrong’un ritmi Lalezar Bar’ın materyal kurgusunda yankılanıyor. Bunlar birebir alıntılar değil; otelin belleğini bugüne tercüme eden şiirsel dokunuşlar. Aynı şekilde, Cemal Süreya gibi figürlerden doğan duygusal derinlik de mekânlara zarif bir insani sıcaklık katıyor.

Lobi, teras barı ve executive lounge gibi ortak alanları yalnızca yenilemekle kalmadık; onları sosyal sahneler hâline getirdik. Misafirlerin mekânda “durdukları” değil, zaman geçirdikleri, anı biriktirdikleri, yeni hikâyeler başlattıkları bir deneyim örgüsü kurduk. Boğaz’la kurulan güçlü görsel ilişkiyi öne çıkararak: konuk odalarında geçmişin zarafetini bugünün dingin yaşam biçimiyle buluşturduk.

Hilton Bosphorus’u efsane yapan özü korurken, yapının geleceğini canlı, çağdaş ve yeni hikâyelere açık bir anlatıya dönüştürdük.

İstanbul’un yeni çekim merkezlerinden biri haline gelen Terminal Kadıköy’deki 7de7 projesi kapsamında, kentsel akış, hafıza ve kullanıcı deneyimi arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Bu proje için Avrupa’nın büyük gıda pazarlarından ilham aldık ancak amacımız bir modeli kopyalamak değildi. “Mercado” fikrini İstanbul’un kendi kültürel ritimleri üzerinden, yemeğin, toplanmanın ve hareketin daima iç içe olduğu bir şehirde yeniden yorumlamak istedik. Ortaya çıkan şey, bir tür mimari sokak: hafızanın, lezzetin ve karşılaşmanın kesiştiği katmanlı, duyusal bir rota. Hızlı ama telaşsız; modüler ama asla tekdüze değil.

Tasarımı kullanarak dokusal bir tanıdıklık yarattık: tente detayları, tabelalar, mutfakları ve atölyeleri anımsatan malzemeler, sokak ışıklarını taklit eden aydınlatmalar… Bu unsurlar, ölçeği kırıyor, ritim katıyor ve devasa bir viyadük altındaki geniş alanda bile samimi anlar yaratıyor. Bu anlamda proje tamamen kullanıcı deneyimine odaklı. İnsan hareket ediyor, duruyor, geri dönüyor, tasarım bu keşfi teşvik ederken aynı zamanda rahatlık sağlıyor. Kentsel akış kadar mekânı kültürel bir dile oturtmak da önemliydi. Bu, sadece yeme-içme ve sosyalleşme değil; performans, buluşma ve kutlama için de alan yaratmak anlamına geliyordu.

Kültür merkezi ve spor bar mekânsal mantığa entegre edilerek proje, yalnızca bir uğrak noktası değil, kentin gündelik yaşamının parçası haline geldi. 7de7 geçiciyle kalıcının buluşma noktası: kentsel hareketin hızına yanıt verirken hafıza, ritüel ve geri dönüş için alan bırakıyor. Şehrin en işlevsel yerlerinden birini -bir ulaşım terminalini- canlı, paylaşılan ve insani kılma fikrini taşıyor.

Joali Maldives, Arrival Jetty

Autoban

Heydar Aliyev Uluslararası Havalimanı, Galataport Kruvaziyer Terminali, Türk Hava Yolları CIP Lounge, Joali Maldives, Joali Being gibi ulusal ve uluslararası ölçekte dikkat çeken birçok ödüllü projenin arkasında imzanız var. Her biri farklı coğrafyalarda, farklı kullanıcı profilleriyle şekillenen bu projelerde tasarım yaklaşımınızı nasıl uyarlıyorsunuz? Ortak bir Autoban dili olduğuna inanıyor musunuz?

Bizim için sabit bir formül yok, her proje boş bir sayfayla başlar ve bağlamı derinlemesine anlamaya dayalı özel bir yaklaşım geliştirir. Çalıştığımız her yerin kendine özgü kültürel, sosyal ve mekânsal mantığı vardır ve ilk refleksimiz daima dinlemektir. Projeye kapsamlı bir araştırma dönemiyle başlarız: yerel anlatılar, tarihsel katmanlar, mimari gelenekler ve malzeme kültürleri üzerine yoğunlaşırız. Bu araştırma aşaması çok kritiktir; çünkü tasarımın dayatılmadan, mekâna kök salmasını sağlar.

Yine de dışarıdan bakan biri, işimizde belli bir süreklilik görebilir belki de “Autoban dili” dediğimiz şey budur. Bu dil biçimsel değil, deneyimseldir. Hem insanla hem yerle konuşan mekânlar yaratmak istiyoruz; malzeme, form ve ritim üzerinden hikâye anlatıyoruz; en önemlisi, mekânda bir insanın nasıl hareket ettiğini ve ne hissettiğini düşünüyoruz. Bir havaalanı salonu, bir ada resortu ya da anonim bir otel odası fark etmeksizin, bizi yönlendiren soru aynı: Tasarım, yalnızca estetik değil, insanların yaşam biçimini, duygusunu ve çevreyle kurduğu ilişkiyi nasıl zenginleştirebilir?

Geçici, geniş ya da sürekli devinim içindeki mekânlarda bile samimiyet ve duygusal bağ yaratmaya çalışıyoruz. Bu bazen kültürel bir hikâyeyi anlatan mimari bir dil, bazen de büyük bir alanda daha insan ölçekli alanlar açan mekânsal bir müdahale olabiliyor. Autoban dili çizgisel değil, katmanlı. Dokular, ışık, malzeme ve hareket üzerinden gelişen anlatılar kuruyoruz. Ortak payda varsa, bu atmosferin kalitesi, mekânın duyusal derinliği ve işlevsellikle duygunun kusursuz biçimde bir arada var olabileceği inancı. Amacımız sadece işlev gören değil, aynı zamanda zihinsel, fiziksel ve duygusal olarak insanlarda yankı uyandıran mimarlık yaratmak.

Autoban olarak mekânı yalnızca bir mimari alan değil, aynı zamanda bir “anlatı” ve “duyusal deneyim” alanı olarak tanımlıyorsunuz. Bu yaklaşım sizi sanat ve diğer disiplinlerle nasıl bir kesişim noktasına taşıyor?

Bizim için mekân, yalnızca bir mimari kurgunun sınırlarında var olan bir “yer” değil; duyularla açılan, deneyimle tamamlanan bir anlatı formu. Işığın ritmi, malzemenin dokusu, bir yüzeyin sesi, bir koridorun akışı… Bunların her biri kelimeler kullanmadan hikâye anlatabilen araçlara dönüşüyor. Bu yüzden mimarlığı yalnızca bir yapı üretme pratiği olarak değil, atmosfer yaratma sanatı olarak ele alıyoruz.

Bu bakış, doğal olarak bizi sanatın ve diğer yaratıcı disiplinlerin kesişim noktasına taşıyor. Görsel sanatın sezgiselliği, küratöryel düşüncenin katmanlılığı, sesin mekânı dönüştüren gücü ya da gastronominin ritüel ve duygu yaratma potansiyeli: bunların hepsi bizim için tasarımın sınır tanımadığı alanları. Projelerimizde çoğu zaman bir serginin akışını, bir performansın mekânla kurduğu ilişkiyi ya da tek bir artistik jestin bir odanın tüm ruhunu nasıl değiştirebileceğini düşünerek ilerliyoruz.

Zanaatkârlık ise bu disiplinlerarası yapının kalbi. Elle yapılan, hissedilen, dokuyla zaman arasında köprü kuran her parçayı bir tür anlatı nesnesi olarak görüyoruz. Bu nedenle mobilyadan enstalasyona, özel üretim yüzeylerden kamusal sanat iş birliklerine kadar geniş bir yaratım alanındaki üreticilerle çalışıyoruz. Sanat koleksiyonlarının mimari içinde erimesi, dijital sanatın bir giriş lobisine yeni bir hafıza kazandırması ya da el işçiliği bir detayın mekâna sıcaklık katması: bunların hepsi bizim için “mekânı anlatılaştırmanın” yolları.

Sonuç olarak, pratik alanımız mimarlık olsa da düşünme biçimimiz disiplinler arasında özgürce dolaşıyor. Biz tasarımın en anlamlı hâlini, sınırların değil kesişimlerin içinde buluyoruz: hafızanın, duygunun ve deneyimin ortaklaştığı yerde. İşte Autoban tam olarak bu noktada var olur.

Form, işlev ve deneyim arasında kurduğunuz denge, kimi zaman bir sanat eseriyle yaşam alanı arasındaki ilişki olarak okunabiliyor. Taner Ceylan sergi tasarımı ya da 2016 Londra Tasarım Bienali’ndeki “The Wish Machine” gibi disiplinlerarası işlerinizle de karşılaşıyoruz. Biraz bunlardan bahsedelim mi, yakında yeni örnekler görecek miyiz?

Disiplinlerarası çalışmalar, düşünme biçimimizin doğal bir uzantısı çünkü biz mekân, anlatı ve duygusal deneyim arasında keskin sınırlar görmüyoruz. Örneğin Taner Ceylan sergisi için yaptığımız tasarım, sanatçının işlerinin duygusal derinliğini taşıyabilecek, neredeyse ağırlıksız bir atmosfer yaratmak üzerineydi. Benzer şekilde, Londra Tasarım Bienali’ndeki “The Wish Machine” projesi, zamansız bir ritüeli geleceğe dönük, mekanik bir enstalasyon olarak yeniden yorumladı, bireysel dilekleri kolektif bir ütopya deneyimine dönüştürdü.

Bu proje, tasarımın işlevselliğin ötesine geçip daha ruhsal, daha şiirsel bir alana dokunabileceğini hatırlatan güçlü bir örnek oldu. Mimarlığı, performansı ve hafızayı tek bir etkileşimli, geçici ama derin insani deneyim içinde buluşturdu. Biz her zaman tasarımın kolektif hayal gücüne, duyguya ve düşünceye aracılık ettiği anlarla, bu tür fırsatlarla ilgileniyoruz.

Joali Being

Autoban

Yirmi yılı aşkın süredir devam eden Autoban yolculuğunda, yaklaşan projeler için nasıl bir evrim öngörüyorsunuz? Bizi neler bekliyor?

Önümüzdeki dönemde bu soruya verdiğimiz cevaplar daha da derinleşecek. Mimarlığın yalnızca üç boyutlu bir kabuk değil, aynı zamanda bir kültür, bir ritüel ve duygusal bir ekosistem olduğuna dair yaklaşımımızı daha cesur biçimlerde ifade edeceğiz.

Gündemimizde ölçek olarak büyüyen projeler var; ancak esas büyüme fikirsellikte. Kentin ritmini okuyan, insan akışını yönlendiren, aynı zamanda duygusal bağ kuran mekânlar… Teknolojiyle ilişkimiz de değişiyor. Onu bir vitrin unsuru olarak değil, mekânın atmosferini güçlendiren görünmez bir altyapı olarak ele alıyoruz. Daha sessiz, daha zeki, daha sezgisel bir teknoloji. Mimarlığın duyusal boyutlarını -ışık, gölge, akustik, malzeme sıcaklığı- bir hassasiyetle çalışmamıza olanak tanıyor.

Bir başka odak noktamız, kültürel derinliği olan projeler. Hikâye anlatıcılığı her zaman pratiğimizin merkezindeydi; şimdi bunu daha kamusal, daha kolektif alanlara taşıyoruz. Bir havaalanı, bir banka, bir otel ya da bir pazar yeri… Hepsinde ortak dert şu: İnsan kendini orada nasıl hissediyor? O mekân hafızada nasıl yer ediyor?

Gelecek işlerde daha fazla “mekânsal kurgu” göreceksiniz. Yalnızca fonksiyonel değil, içsel deneyimlerle örülü ortamlar. Duygunun, ritmin, akışın merkezde olduğu bir mimari.

Belki de en önemlisi: Daha açık, daha meraklı ve daha özgürüz. Geçmişin titizliğini kaybetmeden, geleceğin belirsizliklerine alan açan projeler tasarlıyoruz.

Kısacası bizi bekleyen şey bir sonuç değil, bir evrim. Autoban’ın değişmeyen özüyle, değişen dünyanın ritmi arasında sürekli bir diyalog ve bu diyalog yeni projelerimizde daha görünür, daha cesur olacak



TasarımMimarisanatGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper