Tülay Kulbay, açık çağrı kapsamında seçilen sanatçılar arasından Biennale First Prize’a layık görüldü. 5.000 euro’luk finansal desteğin yanı sıra, Biennale First Prize, sanatçıya Bienal’in iki yıl sonra gerçekleştirilecek bir sonraki edisyonunda sergi açma hakkı da tanıyor. Jüri ayrıca, Kıbrıs’tan Elysia Athanatos ile Lübnan’dan Lynn Kodeih’i Special Mention ile onurlandırdı.

Tülay Kulbay. Fotoğraf: Danielle Rubi
Ödül, Akdeniz coğrafyasında çağdaş sanat ve seramik alanlarının önde gelen isimlerinden oluşan uluslararası bir jüri tarafından verildi. Jüri üyeleri, İspanya’dan bağımsız küratör ve yazar Cristina Anglada; Fransa’dan çağdaş seramik küratörü ve sanat galericisi Florian Daguet Bresson; Yunanistan’dan seramik sanatçısı Theodora Chorafas; İtalya’daki Centro per l’Arte Contemporanea Luigi Pecci Genel Direktörü Stefano Collicelli Cagol; Lübnan’daki Sursock Museum Direktörü Karina El Helou; Türkiye’den Gorbon Tiles CEO’su Orhan Gorbon; Yunanistan’daki EMST - National Museum of Contemporary Art Athens Sanat Direktörü Katerina Gregos; Yunanistan’dan arkeolog ve seramik sanatçısı Nikos Liaros ile bienalin küratörleri Anissa Touati, Stamatia Dimitrakopoulos, Loukia Thomopoulo’dan oluşuyor.
Elif Onay: BCK’de sergilenen yapıtınızın ortaya çıkış sürecinden ve bienal bağlamında nasıl şekillendiğinden söz edebilir misiniz? Özellikle malzeme, form ve yüzey kurgusu açısından bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tülay Kulbay: Stories of Nur, bienal için özel olarak üretildi ve Where the Day Starts teması doğrultusunda şekillendi. Başlangıçta ışık ve başlangıç fikrine ilgi duyuyordum, ancak yapıt zaman içinde geliştikçe tema benim için daha kişisel bir anlam kazandı. Bir başlangıcın hiçbir zaman evrensel olmadığını düşünmeye başladım. Her birimiz için gün; umut, kayıp, hafıza, iyileşme, hayal gücü ya da dönüşüm gibi farklı duygusal eşiklerden başlayabilir.
Yapıt, benim için geri çekilmenin, sessizliğin, düşünmenin ve dönüşümün mekânını simgeleyen bir koza formunda biçimleniyor. Bu form yalnızca fiziksel bir varlığı taşıyan bir nesne olmanın ötesinde; hikâyeleri, duyguları ve içsel süreçleri barındıran bir taşıyıcı. İç hacim içe dönüşü ima ederken, dış yüzey bu içsel hâllerin anlatıya dönüştüğü bir alana dönüşüyor.
Yüzeyde yer alan imgeler kişisel hafızamdan, mitolojiden, kültürel mirastan ve hayal gücünden besleniyor. İsveç’te, Türkiye kökenli bir aile içinde büyüdüm. Misafirperverlik, hikâye anlatıcılığı ve ortak ritüellerle çevrili bir çocukluk geçirdim. Bu deneyimler bugün de görsel dilimi biçimlendirmeyi sürdürüyor.
Kabın yüzeyinde farklı dünyalara ait parçalar bir arada var oluyor: simgeler, düşler, mitler, anılar ve hayal edilmiş anlatılar. Bazı hikâyeler görünür hâlde; bazıları ise açık uçlu ya da dile getirilmemiş olarak kalıyor. Çay ikram eden uzun saçlı figür; bir ev sahibi, bir gezgin, bir münzevi, şamanik bir figür ya da benliğin bir yansıması olarak farklı biçimlerde okunabilir. Yakınındaki işaret eden el ise kutsama ile yargılama arasında salınan bir jesti çağrıştırıyor.
Bu simgeler; aidiyet, beklentiler ve kişinin kendi yönünü seçme cesareti üzerine düşüncelerimden doğuyor. Aynı zamanda pek çoğumuzun zihnini meşgul eden şu sorulara temas ediyor: Yaşamlarımız ne ölçüde bize miras kalan değerler, toplumsal beklentiler ya da başkalarının ne düşüneceğine dair kaygılar tarafından şekillendiriliyor? Özünde bu çalışma, sessizlik ve içe dönüşle başlayan; zamanla kendini tanımlamaya, dönüşüme ve ışığa yönelen bir yolculuğun izini sürüyor.
Simgeler sabit anlamlar taşımaktan ziyade, izleyicinin deneyimi ve bakış açısına göre değişen, açık uçlu bir yapı öneriyor. Beni ilgilendiren, imgelerin karşılaşmalar aracılığıyla nasıl dönüştüğü ve herkesin gördüğü şeye kendi anılarını ve duygularını nasıl kattığı.
Malzeme olarak çalışma, lav ile karıştırılmış stoneware çamurundan üretildi ve yüksek sıcaklıkta pişirildi.
Yüzeyde engoblar, pigmentler ve sır bir arada kullanıldı. Kabı bir tuval gibi ele aldım; imgelerin üç boyutlu formuyla doğrudan diyalog kurarak gelişmesine izin verdim.
Doğrudan kil yüzeyine çizmek ve boyamak, bu çalışmanın önemli bir parçasını oluşturdu. Bu süreç beni önceki projelerimden farklı olarak sakinlik ve dinginlik hissi veren bir düşünme alanına taşıdı. Aynı zamanda hikâye anlatımında daha açık ve kişisel olmama da olanak sağladı. Benim için yüzey; malzemenin, imgenin, hafızanın ve anlatının bir araya geldiği bir buluşma alanına dönüşüyor.
Bienal mekânı olarak seçilen Rodos Arkeoloji Müzesi’nin tarihsel bağlamı ve Rodos Adası’nın kendisi, yapıtınızın üretim sürecini, yerleştirilme biçimini ve okunma biçimini nasıl etkiledi?
Bağlama yaklaşımım oldukça sezgisel. Sürece kapsamlı bir tarihsel araştırmayla başlamak yerine, bienalin başlığı olan Where the Day Starts ile yakın bir ilişki kurarak üretim sürecimi yönlendirmesine izin verdim. Başvuru sürecinde, üç boyutlu seramik formlar üzerine resim yapmaya yönelmeye başlamıştım; bu nedenle bu çalışma için de resimsel bir seramik yapıt üretmek istediğimi biliyordum. Temanın önce analitik değil, duygusal düzlemde bende karşılık bulmasına izin verdim. Zaman içinde şunu öğrendim: Bir fikri en başından fazla belirgin biçimde tanımladığımda, hem görsel hem de kavramsal olarak tıkanabiliyorum. Bunun yerine sezgilere alan açmayı; sözcüklerin, izlenimlerin ve çağrışımların üretim süreci boyunca kendiliğinden gelişmesine izin vermeyi tercih ediyorum.
Yapıtın Rodos Arkeoloji Müzesi’nin tam olarak neresinde sergileneceğini bilmediğim için, belirli bir mekâna bağlı bir çalışma üretmek istemedim. Yapıtın, yerleştirileceği bağlamla ilişkisini açık uçlu bırakmayı tercih ettim.
Rodos’a vardığımda yapıtın, geçmişte hastane olarak kullanılmış olan müzenin ana binasında sergilendiğini öğrendim. Üretim sürecinde bunu bilmiyordum; ancak bu bilgi bana beklenmedik bir yankı hissi verdi. Yapıtta zaten var olan iyileşme, içe dönüş, dönüşüm ve ışığa yönelme temaları, bu mekânda yeni bir anlam katmanı kazandı.
Benim için asıl anlamlı olan ise Rodos’a ulaştıktan sonra yaşananlardı. Yapılan sohbetler, sunumlar ve yapıtı başkalarıyla paylaşma deneyimi sayesinde bienalin teması benim için daha da belirginleşti. Where the Day Starts, hem son derece kişisel hem de evrensel bir anlam taşımaya başladı. Bu süreç, her insanın güne farklı bir duygusal eşikten başladığını düşünmeme yol açtı: sevinç, yas, hafıza, belirsizlik, umut, mizah ya da hayal gücü… Bu paylaşımlar sayesinde Where the Day Starts'ın pek çok farklı başlangıcı içinde barındırabileceğini fark ettim. Tema, tek bir ışık fikrinden uzaklaşarak, her birimizin güne başladığı farklı duygusal eşiklere işaret etmeye başladı.
Rodos’un bağlamı da yapıtta zaten mevcut olan temalarla güçlü bir biçimde örtüştü. Yüzyıllar boyunca kültürel etkileşim, yolculuk, göç, mitoloji ve misafirperverlik tarafından şekillenen bir ada olarak Rodos, sanatsal pratiğimi besleyen pek çok düşünceyle yankılandı. Bu tarihsel anlatıları doğrudan görünür kılmak yerine, bu ilişkilerin daha çok atmosferik ve açık uçlu kalmasına izin verdim.
Yerleştirme kurgusunda ise izleyicinin yapıtın çevresinde dolaşabilmesini ve farklı açılardan farklı ayrıntılarla karşılaşabilmesini istedim. Beni ilgilendiren, anlamın bulunduğumuz yere, yanımızda taşıdıklarımıza ve bir nesneyle nasıl karşılaştığımıza bağlı olarak değişmesidir. Bu düşünce, birçok açıdan ışığın kendisiyle de yakından ilişkili hâle geldi. Çünkü ışık yalnızca şeyleri görünür kılmaz; onları nasıl gördüğümüzü de değiştirir. Bienal sürecinde bu farkındalık, yapıtın en önemli katmanlarından biri hâline geldi.
Seramiğe odaklanmadan önce moda, tekstil ve tasarım alanlarında çalıştınız. Bu geçmişiniz, seramik üretiminizde forma, malzemeye ve bedene yaklaşımınızı nasıl şekillendirdi?
Moda ve ayakkabı tasarımı alanında çalıştığım yıllardan yanıma aldığım en önemli şeylerden biri, bir çizimin yalnızca sürecin başlangıcı olduğuydu. Moda evlerinde çalışmak, zanaatkârlar ve farklı uzmanlarla iş birliği yapmak bana bir fikrin ancak üretim süreciyle hayat bulduğunu öğretti. Seramikte ise üretim sürecim zamanla daha sezgisel bir hâl aldı. Formlarımı önceden neredeyse hiç çizmiyorum; çoğu kap, doğrudan üretim sırasında, kilin kendisine, oranlarına ve malzemeyle kurduğum diyaloğa yanıt vererek şekilleniyor.
Çizim ise daha sonra devreye giriyor. Boyamadan önce doğrudan seramik yüzeyine çizim yapıyorum; imgeler, formun kendisiyle kurdukları diyalog içinde anlık olarak gelişiyor. Önceden tasarlanmış bir fikri resmetmekten ziyade, anlatı nesneyle birlikte büyüyor ve şekilleniyor.
Tekstil ve tasarım geçmişim bugün hâlâ üretimimi güçlü biçimde etkiliyor. Bana yapı, renk, doku, yüzey bitişleri, malzeme hassasiyeti ve form ile işlev arasındaki ilişki üzerine düşünmeyi öğretti. Aynı zamanda nesneler aracılığıyla hikâyeler kurma biçimimi de şekillendirdi; bir fikrin farklı olasılıklarını araştırmayı ve formların, yüzeylerin ve anlatıların birlikte evrildiği görsel bir dil kurmayı bu süreç sayesinde geliştirdim.
Çalıştığım tüm disiplinlerde değişmeyen ortak nokta ise malzemelere duyduğum ilgi oldu.
Seramikle çalışmak sabır ve sürece saygı gerektiriyor. Kil, nihai formuna ulaşmadan önce toprak, su, hava ve ateşten geçen; sürekli dönüşen canlı bir malzeme. Bu dönüşüm hem insanı ayakları yere basan bir noktada tutuyor hem de ilham veriyor.
Stories of Nur serisiyle birlikte doğrudan kil üzerine resim yapmak, üretim sürecine bir dinginlik ve sükûnet kattı. Aynı zamanda daha açık ve kişisel bir hikâye anlatımına alan açtı. Benim için sabit anlamlar üretmekten ziyade, izleyicilerin kendi anılarını ve çağrışımlarını taşıyabilecekleri alanlar yaratmak daha önemli.
Bir bakıma seramik, tüm bu etkilerin bir araya geldiği yer hâline geldi: zanaatkârlık, malzeme araştırması, hikâye anlatıcılığı, deneysel üretim ve malzeme, form ile anlatının nasıl kesiştiğine dair süregelen keşif.

