1917’den itibaren Mitsubishi’nin bakır eritme tesisinin kirlettiği, genç nüfusun büyük şehirlere göç ettiği, yarı hayalete dönmüş bir Japon iç deniz adası; Naoshima. Her yıl yarım milyon ziyaretçi çeken ada, Setouchi Triennale’yle bu sayı bir milyonu aşıyor.
The Art Newspaper Türkiye için bu kez rotamı, dünyanın en sıra dışı çağdaş sanat coğrafyalarından biri olan 8 kilometrekarelik bu küçük adaya çeviriyorum. Tadao Ando’nun mimari dehasından Yayoi Kusama’nın benekli balkabağına, boşalmış köy evlerine yerleştirilen eserlerden Cai Guo-Qiang’ın havada asılı 99 kurdu arasında hayranlıkla dolaşıyorum.
Peki Naoshima nasıl sanat adasına dönüştü?
Adı ‘iyi yaşamak’tan geliyor
Naoshima’nın sanat adasına dönüşmesi tek bir ailenin uzun soluklu vizyonundan doğdu. 1985’te yayıncılık imparatorluğu Fukutake Publishing’in (1995’te Benesse Corporation adını alacak) kurucusu Tetsuhiko Fukutake, dönemin Naoshima belediye başkanı ile birlikte adanın kuzey kıyısında bir çocuk kampı kurma fikrini geliştiriyor. Tetsuhiko aynı yıl vefat edince oğlu Soichiro Fukutake bu projeyi devralıyor. Holdingin sonradan alacağı ad, vizyonun özeti olacak. “Benesse,” Latince “Bene esse”den, “iyi yaşamak”tan türemiş. Soichiro adanın güney kıyısının büyük bir bölümünü satın alıp planı genişletiyor. Kıyı manzarasının üzerine doğayı öne çıkaracak şekilde müze ve müze-oteller inşa ediyor ve böylece Benesse Art Site Naoshima projesinin temelleri atılıyor. Vizyonun küratoryal yürütücüsü ise uzun yıllar Benesse Art Site’ın baş küratörü ve sonradan genel direktörü olan Yuji Akimoto. Koleksiyonun şekillenmesinden sanatçıların seçimine kadar pek çok kararın arkasında onun imzası var.
Tadao Ando ve müze-otel manifestosu
Bu vizyona mimar olarak Osaka doğumlu Tadao Ando seçiliyor. Daha sonra Pritzker’le taçlanacak Ando, doğal peyzaja saygı duyan beton, ışık ve geometri diline sahip. Tasarladığı binalar çoğunlukla yarı gömülü ve çoğu zaman sadece doğal ışıkla aydınlanıyor. 1992’de Soichiro ile birlikte otel ve müzeyi aynı binada birleştiren ilk örneklerden Benesse House Museum’u açıyorlar. Bu konseptte misafir, uyandığı odanın duvarında özel seçilmiş orijinal bir eserle karşılaşıyor; lobide, koridorlarda ve hatta açık alanlarda koleksiyon devam ediyor. Yapının müze, oval, park ve plajdan oluşan dört kanadı, kendi farklı koleksiyon kimlikleriyle aynı zamanda birer mini-müze… Ana Benesse House binasında Frank Stella, Richard Long ve Cy Twombly gibi isimlerden oluşan karma seçki yer alırken, benim kaldığım park kanadı tamamen Hiroshi Sugimoto’nun ünlü Seascape (Time Exposed) fotoğrafları üzerinden tasarlanmış.
Otel odalarında yer alan eserlerin yanında küçük bir QR kod var. Benim odamdaki James Turrell’in eseriydi. Kodu okuttum, “Bu esere bakarken ne hissediyorsun?”, “Hangi detay seni durdurdu?” gibi sorular çıktı karşıma. Sanat izleyiciden katılım istiyor.
Bir balkabağıyla başlayan yatırım
1994’te Yayoi Kusama’nın Pumpkin’i geçici bir sergi için adaya getiriliyor; o kadar seviliyor ki Naoshima yönetimi eseri kalıcılaştırma kararı alıyor. Bu karar Benesse Art Site Naoshima projesinin başlangıç noktası.
Peki Kusama’nın balkabağı takıntısı nasıl başlıyor biliyor musunuz? Hayatı boyunca peşini bırakmayacak halüsinasyonların ilklerinden biri olan bu anısında Kusama, henüz 10 yaşında. Dedesiyle hasat alanına gidiyor, “bir adamın kafası kadar büyük” bir balkabağıyla karşılaşıyor ve balkabağı onunla “konuşmaya” başlıyor.
Benesse Art Site Naoshima’ya geri dönerim, Ağustos 2021’de bir tayfun balkabağını iskeleden denize savurup parçaladığında olay gazetelere manşet oluyor; yerine bire bir aynı görünümde, daha dayanıklı bir malzemeden yenisi dökülüyor.
Adanın bir başka köşesinde ise Kusama’nın bir başka önemli işi, Narcissus Garden var. Çimenliğe ve suya yayılmış yüzlerce paslanmaz çelik küre. Hikâyesi 1966’ya dayanıyor. O yıl Venedik Bienali, 37 yaşında New York’ta yaşayan Kusama’yı resmî programa çağırmıyor. Sanatçı davetsiz gidiyor: İtalyan Pavyonu’nun çimenliğine 1500 ayna küre kuruyor, üzerlerine sanat piyasasını eleştirdiği, “Your Narcissism for Sale” ve “$2 each” tabelaları yerleştiriyor; altın bir kimono giyip geçenlere küreleri iki dolara satmaya başlıyor. Bienal sergiyi kapatıyor, Kusama, çağrılmadığı bienalin manşeti oluyor. Naoshima’da deniz, dağ ve gökyüzü her küreye ayrı yansıyor.
Projenin hızlanmasıyla Ando’nun adadaki imzaları çoğalıyor. 2004’te yer altına gömülü Chichu Art Museum açılıyor. Fukutake Vakfı’nın bu oda için özel olarak topladığı Monet’nin Su Zambakları serisinden beş eserle beraber James Turrell ve Walter De Maria’nın yerleştirmeleri bulunuyor. De Maria’nın 2,2 metre çapındaki granit küresi oldukça etkileyici. Bende, zamansız bir tapınağa girmişim gibi bir his yarattı. Geçmişten mi gelecekten mi geldiği belli olmayan bu cisim, insan-üstü bir medeniyetin enerjisini taşıyor.
2010’da ise Lee Ufan Museum, adaya ekleniyor. Koreli sanatçı, 1968 sonrası Tokyo’da gelişen Mono-ha hareketinin önde gelen ismi ve felsefi metinlerini yazan kişi. Mono-ha yani “şeyler okulu”, Batı modernizminin “yarat, kendini ifade et” zorlamasına karşı çıkıyor; ham doğal ve endüstriyel malzemeleri olduğu gibi kullanıp, eserin nesnenin kendisinde değil etrafıyla kurduğu ilişkide olduğunu söylüyor. Aynı yıllarda İtalya’da gelişen Arte Povera ile diyalog halindeydi ve estetik damarını Zen Budizmi’nin “şey”lerin sadeliğini öne çıkaran düşüncesinden besliyordu. Ando ile Lee burada her parçanın yerleşimini, açısını ve ışığını beraber kararlaştırmış. Bahçeden itibaren bir şiirin dizeleri içinde yürüyormuş gibi hissediyorsunuz. Bir kaya, bir çelik plaka, bir çizgi; bu kadraja tepeler, deniz ve gökyüzü de dahil oluyor. Bu yürüyüş esnasında şu soru geliyor akla: Bir taş nasıl konuşabilir? Lee Ufan’ın taşları, sessizliğin içinde öyle çok şey söylüyor ki!
Köy sanatla buluşunca: Art House Project
Naoshima’yı bir müze koleksiyonundan bir köy-eser hibridine dönüştüren asıl proje 1998’de başlayan Art House Project. Adanın merkezindeki Honmura köyünde nüfus azaldıkça boşalan geleneksel ahşap evler, birer eser-mekâna çevrildi. Burada büyük bir müze yok; eski mahallenin dar sokak aralarında dolaşırken karşınıza Tatsuo Miyajima’nın Kadoya’daki Sea of Time ’98 işi çıkacak. Evin zemini su altına bırakılmış ve burada Monet’nin Su Zambakları gibi yüzeye dağılmış 125 dijital sayaç bulunuyor. En çarpıcı detay ise her sayacın sayma hızının köy sakinleri tarafından belirlenmiş olması. Eserin metronomu, adada yaşayanların ortak bir performansı.
Düşününce, bugün o sayaçların hızını seçen sakinlerin pek çoğu artık hayatta değil. Suyun başında dururken, çocukluğumda çok sevgili babaannem Neyyire Abide Barlas’a kolejde öğrettikleri ve sonra onun da bana okuduğu, İngiliz şair Ralph Hodgson’ın 1917 tarihli şiiri aklıma geldi. “Time, you old gipsy man, / Will you not stay, / Put up your caravan / Just for one day?” Zaman geçer, köy sakinleri geçer, her şey geçer — aynı zamanda Japon estetiğinin merkezinde duran bir bilgidir bu: mono no aware (物の哀れ), “şeylerin geçişine duyulan hüzün.” Sea of Time ’98 bu felsefenin somutu, sayaçlar artık belki de ardlarından gelenler için, gelecekler için sayıyor. Adanın geçmişini bugüne, bugünü yarına devreden bir ritim.
Bir başka evde, James Turrell’ın yine Tadao Ando tarafından inşa edilen Backside of the Moon var. Zifiri bir odaya elinizden tutulup götürülüyorsunuz, gözünüz karanlığa alıştıkça eserin kendisi yavaş yavaş ortaya çıkıyor ya da çıkıyor gibi oluyor; emin olamıyorsunuz.

