Her şey 30 yıl kadar önce Fazıl Say’ın Halk Ozanları Antolojisi’nde Muhittin Abdal’a ve “İnsan İnsan”a rastlamasıyla başladı. Demlenmesi 20 yıl sürdü. “Bazı eserlerin bekleme süreci çekmecede olur” diyor Say, “bazıları rafta”. “İnsan İnsan”ın da içinde olduğu İlk Şarkılar albümü için Orhan Veli’den Nâzım Hikmet’e, Pir Sultan Abdal’a kadar derin besteler yaptı. Serenad Bağcan’ın seslendirdiği bu albüm o kadar sevildi ki 2 yıl liste başı oldu. Filmlerde, dizilerde kullanıldı. Ve arkası geldi…
“Yeni Şarkılar”, “Güz Şarkıları”, “Şu Dünyanın Sırrı”, “Dünya Anne”... Ve şimdi de “Çılgın Nar Ağacı”… Büyük romanları okurken kafamda bir yandan müziğini de dinlerim, iyi besteleri dinlerken de zihnimde filmini izlerim sanki. Fazıl Say’ın bestelerini, görüntü yönetmenliğini hayal gücünüzün üstlendiği bir film gibi dinlerken izleyebilirsiniz de. “Çılgın Nar Ağacı”nda yine muhteşem şiirler var. Seda Kırankaya ve Fazıl Say o şiirleri öyle seslendiriyor ki... “Fazıl’ın şarkılarını söylerken sesim önce kalpleri titretsin istiyorum” diyor Seda. İşte tam öyle! Fazıl Say’ın deyişiyle, “Günümüzde dinlenen bütün o çer çöpün içinde çok farklı güzergâhı olan bir şeyden bahsediyoruz”!
Seda İzmir’den geldi, Fazıl Bey Avrupa’daki bir konserden döndü, ben de Venedik Bienali’ne yola çıkmak üzereydim; keyifli bir İstanbul akşamında Fazıl Bey’lerde buluştuk. Keyifle okuyacağınız bu sohbete, tüm dijital platformlarda bulunan “Çılgın Nar Ağacı”nı da bir yandan dinleyerek siz de buyurun lütfen!

Aysun Öz, Seda Kırankaya, Fazıl Say
Aysun Öz: Seda, kıymetli şairlerimizin şiirlerinin bulunduğu Fazıl Say bestelerine ses vermek nasıl bir şey?
Seda K.: Tarifi zor, çünkü buna ne kadar iyi kelimeler seçsem de ne hissettiğimi anlatmam mümkün değil. Ben profesyonel olarak uzun yıllardır opera şarkıcısıyım. Bu iş sadece profesyonel bir iş değil benim için. Fazıl Say gibi bir isimle böyle bir projede olmak tabii ki çok kıymetli. Onun yanı sıra bir dinleyici olarak da Fazıl’ın şarkıları kalbimin en güzel yerinde. O yüzden onların sesi olmak, onları yorumlamak benim için yalnızca bir iş değil.
Şiir bestelemek zaten çok zor bir iş, ama Fazıl bunu yıllardır hakkıyla yapan biri. Ve çok önemli şiirler, çok değerli şairler var. Dolayısıyla o şiirlerle, şarkılarla, Fazıl Say’la aynı albümün içinde olmanın hakkını verebilmek, gerçekten büyük sorumluluk. İyi söylemekten kastettiğim, sadece performans değil, o duygunun ulaşabilmesi için, parçalara yansıyabilmesi için çok uğraştım. Umuyorum ki dinleyicilere kalbimin en güzel köşesi dediğim his ulaşır. Bunu samimiyetle diliyorum.
Fazıl Bey, 6’ncı şarkı albümünüz. Az buz değil, yüzden fazla da şiir bestelediniz…
Fazıl Say: Ben 23, 24 yaşlarındayken kendiliğinden her gün şiir bestelemeye başladım. Türkiye’deki müzik kültüründe, edebiyatla müziğin buluşması geleneği var. 1970’ler, 80’lerde Zülfü Livaneli’nin, Yeni Türkü’nün ve kısmen Sezen Aksu’nun şiir beslediğini söyleyebiliriz. Klasik müzik bestecilerimizin de şarkıları var. Erkin’in, Saygun’un ve Muammer Sun’un… Bu kültürün topluma geniş aktarımı tüm bunların toplamından oluşabiliyor.
“İlk Şarkılar” albümüm, aslında yayınlanmadan 20 yıl önce bestelenmiş bir albümdü. Orhan Veli’ler, Nâzım Hikmet’ler, Pir Sultan Abdal’lar falan birçok şairin şiirini besteledim. Ondan sonra araya Nâzım Oratoryosu girdi. Metin Altıok Ağıtı ve başka koral eserlerim girdi. 2013’te besteledikten 20 yıl sonra Serenad Bağcan, o çok “best seller” olan, iki yıl bir numarada kalan “İlk Şarkılar” albümünü söylediğinde, bunun devamı muhakkak gelmeli diye düşündüm. Ardından çok kapsamlı ve son derece deneysel bir çalışma olan “Yeni Şarkılar” geldi. Arkasından biraz daha Türk musikisi ve caz etnik kökenli “Güz Şarkıları”... Sonrasında “Şu Dünyanın Sırrı” ve üç yıl önce sadece kadın şairlerimizi bestelediğim “Dünya Anne” geldi. Şimdi ilk kez yepyeni bir ses Seda Kırankaya ile çalıştık. Seda’nın doğal sesinden yola çıkan, kimi zaman opera tekniğini de kullanabildiği, kimi zaman gırtlak tekniğiyle nostalji veya halk türküsüne de değinebildiği, benim şarkılarımın söyleyiş tarzı olan doğal sesten yola çıkan bu teknik ve kültür, mükemmel bir yere vardı. Seda çok beğenildi bütün konserlerinde.
Yeni bestelediğim 4-5 şarkı ve eski bazı şarkılarımın yeni aranjmanlarından oluşan “Çılgın Nar Ağacı” albümünü hemen kaydettik. Şimdi tüm dijital platformlarda. Şu ana kadar çok güzel referanslar alıyoruz. Yeni şarkılar da çok beğenildi.

Siz kıymetli şiirleri besteliyor, edebiyatla müziği buluşturmaya devam ediyorsunuz. Ama şimdi platformlar saçma yapay zekâ şarkılarıyla dolu.
Fazıl Say: Şimdi şöyle bir başka dertten de bahsetmek lazım. Burada müzik bestelemek, şiir bestelemek, şiir yazmak, şair olmak, besteci olmak... Bunların 2026’da ortaya çıkan soru işaretleri ve metruklukla ilgili bir konusu var. Yani yapay zekâ da beste yapıyor, şiir yazıyor ama dinlediğimiz müziklerin çoğu, yapay zekâ olmayanlar da tuhaf. Kimin neyi alıp sattığını anlamadığımız bir noktaya varılmıştır. Dünyada da bence böyle. Burada o çocukluktan gelen yoldan şaşmayarak şarkılarımı koymaya devam ediyorum ben.
‘24 yaşındayken aklımın ucundan geçmezdi’
Şarkı albümlerinizle arşiv de oluşturuyorsunuz diyebilir miyiz?
Fazıl Say: Bunların arasında, Seda da belki şaşıracaktır; benim şarkılarımın bazıları geniş kitlelere, toplumun tamamına mal olanları da oldu ama 24 yaşındayken aklımın ucundan geçmezdi. Halk ozanları antolojisinde Muhittin Abdal’ı, “İnsan İnsan”ı ilk kez duymuştum. Onu besteledim, unutmuşum çekmecede, 20 yıl sonra kaydettik. Bu kadar herkesin bildiği bir şarkı olacağını ben de bilmiyordum.
Şimdi ne derdimiz olsa dinliyoruz, paylaşıyoruz onu.
Fazıl Say: Şöyle bir dert de var, bence. Şarkılar 15 yıla yakın bir süredir dizilerde ve televizyonlarda yayınlanınca…
Patlıyor.
Fazıl Say: “Patlıyor” demeyeyim. Patlayan bir şey, müzik olduğu için ve iyi şarkı olduğu için patlamalı.
Muhakkak.
Fazıl Say: O hâliyle patlamadıysa, patlamadı demektir. Tıklanmak demek bir şarkının topluma mal olması demek değil. Bestecilik mesleğiyle ilgili bir sırdaşlık var burada, yorumculuk mesleğiyle ilgili. Bunun için kimi zaman bazı albümlerin bekleme süreçleri var. Bazı eserlerin bekleme süreci çekmecede, bazılarının dijitalde…
“Çılgın Nar Ağacı”nda daha önce hiç bestelemediğiniz şairler var.
Fazıl Say: Ahmet Erhan var, Murathan Mungan var, Ahmet Telli var ki ben çocukluğumdan çok iyi tanırım Ahmet Telli’yi. Babamın çok yakın arkadaşıdır. Özen Yula var. “Güz Şarkıları”ndan iki şarkıyı yepyeni bir hâle getirip kendim çaldım. Seda’nın güçlü yorumculuğuyla, sesiyle, renkleriyle çok değişik bir albüm oldu. Benim şarkılarımda en çok dikkat edilmesi gereken şey, şiiri okumak. Biz şiire hizmet ediyoruz. Ve şiir nereye götürüyor bizi? Dolayısıyla günümüzde dinlenen bütün o çer çöpün içinde çok farklı güzergâhı olan bir şeyden bahsediyoruz.
Siz şiiri ön plana çıkarıyorsunuz.
Fazıl Say: Farkındaysanız hep besteci albümleri olarak çıktı benimkiler, hiç şarkıcı albümü olarak çıkmamıştır; çünkü bunlar beste. Opus sayısı var, notası var, notası Almanya’da yayınlanıyor, yurt dışındaki insanlar da söylüyor filan. Bunlar kompozisyon ve beste olduğu için şarkıcı albümü değil, öyle bir kategori var mı, ayıp mı ediyoruz bunu diyerek insanlara ama bu daha çok besteci albümü. Bu zaten başlı başına doksanlardan beri bir konuşma konusu olmalıydı. Mesela çok severim ikisini de, Onno Tunç ve Sezen Aksu…
Güzel ikiliydiler.
Fazıl Say: Besteci mi yorumcu mu önde? Veya Onno Tunç, Metin Altıok’un Kavaklar’ını bestelediğinde üç figürden hangisi önde? Medya, toplum, sosyal medya, hiper medya, multimedya hepsi şarkıcıyı öne itme derdindedir.
Evet algıları öyle.
Fazıl Say: Biz o algı olmadan yaşamayı tercih ettiğimiz için ve o algının yarattığı bir şey olmadığımız için kendi yolumuzda gidiyoruz.
‘Fazıl’ın şarkılarını söylemenin benim için ilginç bir tarafı var’
Güzel bir çerçeve çizdiniz. Biz burada ne göreceğiz, ne bulacağız, ne anlayacağız? Ayrıca şu ayrıntıyı bilmemiz de çok güzel: Bir besteci albümü olduğu için Almanya’daki yayınevinde notalarının yayımlanması ve bu şarkıların dünyaya açılması...
Fazıl Say: “İnsan İnsan”ı Hollanda’da söyleyen opera sanatçıları var; çünkü notası var. “Fazıl Say şarkısı, ben bu şarkıyı çok severim, ben ses vereyim” diyen insanlar var. Çünkü tüm sözlerin altında Almanca, İngilizce, Fransızca tercümesi var.

Seda’ya sormak istiyorum. Seni operada bambaşka bir sesle dinliyoruz, bu şarkılarda bambaşka… Hangisinde daha konforlu hissediyorsun?
Seda K.: Tercih etmek biraz güç ama Fazıl’ın şarkılarını söylemenin benim için şöyle ilginç bir tarafı var: Renkleri o kadar güzel ki… Benim kendi sesimden paylaşmak istediğim renklere o kadar güzel dokundu ki parça. Bana güzel bir alan açtı.
Zor değil mi?
Seda K.: Bir şarkıcı için bir yandan konforlu ama Fazıl Say şarkılarını söylemek zor. Şu anlamda zor: Opera şarkıcısı olarak biz hep sesimizi göstermek üzere eğitildik. Sesimizin volümünün, ne kadar başarılı olduğumuzun altını çizmeye fazla kapılabiliyoruz.
Operada alkış da o anda geliyor…
Seda K.: Operada böyle bir derdimiz var ama ben opera sahnesinin dışında herhangi bir iş yaptığımda, bu konuları birbirinden ayırmayı çok önemsiyorum. Ben dinleyici olsaydım bunu beğenir miydim? Buna takılıyorum açıkçası ve dinleyicinin de bunu önemsediğini düşünüyorum. Fazıl Say şarkıları söylemenin de başka bir algı gerektirdiğini düşünüyorum. Yani bu bir halk müziği icrası değil ama yeri geldiğinde parçalarda o tadı arıyoruz. Yeri geldiğinde klasik müzikte iyi teknik bilmek gerekiyor ama bunların hepsinin harmanı aslında Fazıl Say şarkıları. Öncelikli derdim, bu duygu geçiyor mu?
Geçiyor.
Seda K.: Özellikle Fazıl’ın şarkılarını söylerken sesim önce kalpleri titretsin istiyorum. Bunu bir eleştiri olarak almasın meslektaşlarım, çok hak veriyorum ve ben de bu tuzağa düşmemek için çok mücadele sarf ediyorum bazen. Çok iyi icralar olabiliyor ama duygu hiç geçmeyebiliyor, maalesef.
Fazıl Say’ın müziğinde türkülerden esinti de var, klasik müzik de… Türküye yakın şarkılarda daha zor oluyor mu yorumlamak?
Seda K.: Olmuyor ama biraz geriye dönmem gerekir. Eğitimime Almanya’da devam ederken Fazıl’la tanıştım ve Yeni Şarkılar albümüne dâhil oldum. Orada kendimi keşfetmeye başladım. Yani başka renkler arayıp bulabildim kendi sesimde. Bu topraklarda Neşet Ertaş’la, türkülerimizle, Türk müziğiyle büyümüş insanlar olarak, aynı zamanda başka bir sanat dalını ülkemizde sürdürmeye gayret ediyoruz. Fazıl artık bir dünya insanı ve bu harmanı gerçekten çok ustalıkla yapıyor.
Fazıl Say: Hem onun anlattıkları hem de Aysun senin merak edip deştiğin konuda şöyle bir durum var: Biz Türkçe şarkı söylemeyi bin yıllardır İtalyan operası gibi yapmıyoruz, Türkler başka türlü şarkı söylüyor. Daha gırtlak dayanaklı, daha doğal ses dayanaklı söylüyor. Ortadoğulular da. Alman lied kültürünün veya Alman opera kültürünün, o uygarlıkların, o kültür DNA’larının gelişiminde hepsinin sebepleri var. Bizim vardığımız noktada Türkçe bir türküyü operacı söyleyince nasıl yadırgıyorsak, hep yadırgamışımdır. Ne kadar güzel söylerse söylesin bana yama gibi gelmiştir. İki şey birbirine tam dokunamıyor. Dolayısıyla farkındaysan şu anda benim 6-7 şancıyla, hepsi büyük şancı, çalışmalarım var. Mesela İznik Türküsü bestemde Görkem Ezgi Yıldırım’la çalıştık. Sözleri yok. 20 dakikalık bu eserde insan vücudu bir enstrüman. Görkem Ezgi Yıldırım süper bir operacı, çağımız için büyük bir soprano. Kendi alanında çok önemli… Dünyanın neresine götürsen Görkem başarılı oluyor. Serenad, Güvenç ya da Seda aynı şekilde… Yaptığı şey doğal olduğu için konseri veren enstrüman doğal doğal işliyor. Keman için yazılmış bir şeyi kontrbasla çalamazsınız. Çalarsınız ama zorlama bir uyarlama olur.
‘Seda ile Çılgın Nar Ağacı’nı Akra Caz Festivali’nde sunuyoruz’
Murathan Mungan’ı besteleyeyim mi diyorsunuz ya da bazen önünüze mi çıkıyor, nasıl gelişiyor?
Fazıl Say: Valla bence Türk edebiyatı, 20’nci yüzyıldan günümüze kadar uzanan Cumhuriyet Türk edebiyatı ve şiiri çok kuvvetli, dünyadaki en kuvvetlilerden biri. Gerçekten böyle, düşün Nâzım Hikmet sonrası İkinci Yeni; neler yaptılar... Murathan Mungan, Ahmet Erhan belki İkinci Yeni’den bir sonraki kuşak ama hepsinden etkilenmiş. Mungan’ın şiiri Kırılgan’da bir halk dili dörtlemesi, hatta biraz soneye varıyor teknik olarak, ama imaj olarak, imgeler olarak son derece İkinci Yeni’den ve Garip’ten öykünmüşlüğü var. Nâzım’dan öykünmüşlüğü var. O kadar değerli edebiyatçı, iyi şiir ve iyi şair varken, bestelediğim bu kadar şarkı aslında çok değil. Bütün hayatımı vakfettiğim konu bu değil. Evet, çok sevdiğim bir konu. Üç yılda bir ben şarkı albümüne dönebiliyorum.
Düşünsenize, klasik müzik albümü kaydetmek zorundayız. Solo piyano, oda müziği kemanla, bir kayıt da öyle geliyor. Kendi piyano konçertomu kaydetmek istiyorum, orkestrayla. Yeni oratoryo Mozart ve Mevlânâ’nın kaydı var. Yani bir sürü kategorik janrda devam eden bir kayıt kültürümüz var. Tüm bunların içinde aslında kendi sevdam olan şarkı bestelerine üç yılda bir odaklanıyorum. Bir şarkı albümünü daha yap diye kimse bana sormuyor, bu kendiliğinden oluşan bir prosedür oluyor.
Çok değer verdiğim bir edebiyatçıya, yaşıyorken ihmal etmeyeyim, hemen yapayım diye kafamda şekillendiriyorum ama bunun bile en az bir, iki yıl içinde şekillendiğini ve sonuca vardığını söyleyebilirim.
Peki Fazıl Say kendi konseri dışında başka nerede iki saat oturuyor? Hangi filmde, hangi oyunda?
Fazıl Say: (Kahkaha atıyor!) Uçakta hep oturuyorum. Başkalarının konserlerine gitmeyi ciddi şekilde azalttım, bu hayatım dolayısıyla. Pazar günü Brüksel’de çalıyorum mesela, cumartesi akşam gideyim başka bir meslektaşımı mı dinleyeyim? Öğrenilecek bir şey de vardır ama yani irite edeceğin bir şey de olabilir. O pozisyona girmek istemiyorum. Çünkü yüksek seviyede bir şey dönecek. Evde müzik dinlemeyi daha çok seviyorum. Genç sanatçıların jüri üyesiyimdir, gitmek zorundayımdır, gider hepsini dinlerim. Operaya, tiyatroya götürmeleri zor, kendi işimden dolayı zor ama çok güvendiğim biri tavsiye ederse, çok merak ettirilirse giderim.
‘Bestecinin, şiir bestelerken prozodiyi yenmesi lazım’
Müziğin matematiğe uygulanması gerekiyor ve onun akışını verirken de prozodi çok zorlaşmaya başlıyor. Bestecinin prozodiyi yenmesi lazım. Hiçbir zaman prozodisi kötü olmuş dedirtmemesi lazım, hiçbir zaman. Şiiri bestelemek başlı başına zor bir prosedür. Çünkü şarkı yazarları, sözle müziği ya beraber götürüyor ya da önünden biraz müzik götürüp onun üstüne şarkı yazıyorlar. Ahmet Erhan’ın 1997’de yazdığı şiiri tarih, kültür, o günkü siyaset, adamın psikolojisi gibi ayrıntılarıyla önüme koyduğumda, zaten boş bir sayfayı nasıl dolduracağımı görüyorum. Şiirin atmosferini ve doğru anlatımlı prozodisini vermek zorundasınız. Atmosferine destek olmalısınız, finaline vardırtmak zorundasınız. Bunu da çok usta yorumcularla yola çıkarak devam ettirebilirsiniz. Seven zaten bu işin ustası oluyor.

