Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sergiler
Söyleşi

“Yoko Ono: İçses ve İçyapı” 25 Haziran’da Sakıp Sabancı Müzesi’nde açılıyor

Yoko Ono Stüdyosu küratörlerinden Connor Monahan ve Sakıp Sabancı Müzesi müdürü Ahu Antmen ile bu heyecan verici sergiyi konuştuk.

Melisa Şahinkaya
24 Haziran 2026
Fotoğraf: Matthew Placek, 2012. © Yoko Ono

Fotoğraf: Matthew Placek, 2012. © Yoko Ono

1960’lardan günümüze uzanan üretim dönemini kapsayan “Yoko Ono: İçses ve İçyapı” (“Insound and Instructure”) sergisi, şiirsel talimatlardan büyük ölçekli enstalasyonlara, izleyici katılımına dayalı işlerden sanat tarihinin dönüm noktası sayılan erken dönem yapıtlarına kadar geniş bir seçkiyi barındırıyor. Ancak serginin odak noktası nesnelerden çok süreçler; Yoko Ono'nun işleri ziyaretçilerin müdahaleleriyle yeniden şekillenecek. Museo de Arte Contemporáneo de Castilla y León (MUSAC) ve Sakıp Sabancı Müzesi'nin (SSM), Yoko Ono Stüdyosu ile geliştirdiği küratoryal yaklaşımın ürünü. Yoko Ono Stüdyosu küratörlerinden Connor Monahan ve Sakıp Sabancı Müzesi müdürü Ahu Antmen ile bu heyecan verici sergiyi konuştuk.

Eser seçimi, mekânsal kurgu ve Ono’nun işleriyle SSM’nin mimarisi arasındaki ilişki açısından, serginin ortak yapım süreci nasıl şekillendi?

Connor Monahan: Yoko’nun işlerinin büyük bir kısmı hiçbir zaman sabit kalmak üzere tasarlanmadı; aksine farklı mekânlar, izleyiciler ve zamanlar boyunca değişmeye devam etmeleri amaçlandı. Bu nedenle en başından itibaren amaç aynı sergiyi iki kez yeniden üretmek değildi. İşlerin kendisi zaten buna direniyor. Serginin, müzenin mimarisine ve atmosferine doğrudan yanıt vermesi gerekiyor. Ayrıca eserlerin bir kısmı izleyici katılımına dayandığı için serginin belirli bir bölümü her zaman açık uçlu ve öngörülemez kalıyor.

Yoko’nun işleri her zaman açıklıklarını ve izleyiciye yönelik davetkâr niteliklerini korudu. Asıl değişen müzelerin izleyiciye ve eserlerin sunumuna bakış biçimi. Müzeler artık işleri yalnızca bir belge ya da tarihsel malzeme olarak değil, hâlâ gelişmeye devam eden yapılar olarak kendi koşulları içinde sunma konusunda çok yetkinler. Fakat işlerin yapısının anlaşılır kalması ama aşırı belirlenmiş ya da koreografisi çizilmiş bir hâle gelmemesi de önemli. Belirsizliğe yer açmanız ve izleyiciye büyük ölçüde güvenmeniz gerekiyor.

“İçses ve İçyapı”, Ono’nun savaş sonrası avangard tarihlerindeki rolünü yeniden değerlendirme sürecinde nasıl konumlanıyor?

C.M.: Kullandığı mecralar ve zaman aralığı bakımından oldukça kapsamlı bir sergi. Altmış yılı aşkın üretim dönemini kapsıyor. Ancak Tate Modern’in “Music of the Mind” sergisi daha kronolojik bir yapı izlerken, “İçses ve İçyapı” zamana daha akışkan olarak ele alıyor. 1960’lardan bir eser, 2010’larda üretilmiş bir işle son derece doğal biçimde yan yana var olabiliyor; çünkü zamanlar arasında bu tür bir hareket zaten işlerin kendi yapısında mevcut. Fikirler geri dönüyor, dönüşüyor ve zaman içinde sürekli yeniden yapılandırılıyor. Bu anlamda işler hiçbir zaman tamamlanmış değil ve bu enerjinin serginin tamamında hissedilebildiğini düşünüyorum.

Mekân ve algıya ilişkin fikirler Yoko’nun pratiğinin en başından beri var, ancak zaman içinde farklı biçimlerde ve ölçeklerde gelişmeye devam ettiğini görüyoruz. Bazı işlerde mekân, dil ve talimatlar aracılığıyla hayal gücünde kuruluyor. Bazılarında ise enstalasyon, mimari ve fiziksel çevreler algıyı ve deneyimi doğrudan şekillendiren araçlara dönüşüyor. İşler fiziksel ve maddi mekâna taşındığında bile, özünde hâlâ hayal gücüne ve talimata dayanmayı sürdürüyor.

Sergi, Yoko Ono’nun 1960’lardan günümüze uzanan üretimini İstanbul’daki izleyiciyle buluştururken aynı zamanda Türkiye’deki izleyici kültürüyle de bir karşılaşma yaratıyor. İzleyiciyi aktif katılıma davet eden, dokunmayı, yazmayı, onarmayı ve müdahaleyi teşvik eden bu işler sizce Türkiye’de nasıl bir karşılık bulacak? Bu anlamda serginin yerel bağlamla nasıl bir diyaloğa girmesini umuyorsunuz?

Ahu Antmen: Serginin çıkış noktası da temel özelliği de izleyicinin yaratıcı sürece katılımıyla birlikte, özellikle müzenin, yalnızca bir yer değil bir kavram olarak bu tür bir ilişkiye zemin oluşturan bir kolektif paylaşım alanı haline gelmesi, dolayısıyla bu bir davet ve Türkiye’de izleyicinin nasıl karşılık vereceğini hep birlikte deneyimlemiş olacağız. Şahsen bu kolektif deneyimin hepimize iyi geleceğini düşünüyorum çünkü Ono hem dünyanın haline hem insanlık hallerimize dokunan, bizi çok basit bir yerden ama eğer cesaret edebilirsek çok derinlemesine sosyolojik ve psikolojik noktalardan yakalayabilen bir sanatçı. Sergileyeceğimiz yapıtlarla ilgili farklı yer ve zamanlarda kendi deneyimlerim ve gözlemlerim üzerinden bir yorum yapacak olursam çok verimli diyalogların yaşanacağı altı ayın bizi beklediğini düşünüyorum. Elbette müze olarak bu sergiyle ilgili önemli bir misyonumuz da 1960’lardaki ilk sergilerinden ve performanslarından itibaren sanatını katılımla şekillendirmiş bir sanatçı olarak Yoko Ono’nun günümüzün katılımcı sanat pratiklerinin tarihsel bir öncüsü olduğunu anlatmak. Daha çok popüler imajıyla özdeşleştirilen Yoko Ono’yu kavramsal sanat, performans sanatı, Fluxus, katılımcı sanat gibi türlerin gelişimindeki rolünü tanıtmak istiyoruz.

Son yıllarda büyük müzelerin izleyici deneyimini daha “immersive” ve katılımcı hale getirme eğilimi oldukça görünür. Ancak Yoko Ono’nun katılım fikri bugünün deneyim ekonomisinden çok daha farklı, politik ve şiirsel bir zemine dayanıyor. Sizce Ono’nun işleri günümüzün tüketilebilir deneyim kültürüne nasıl bir alternatif öneriyor?

A.A.: Müzelerde katılım ve deneyim olgusu bir yandan da bu mekânları demokratikleştirme ve daha kapsayıcı hale getirmekle ilgili kuşkusuz, ama pek çoğunda deneyimin kendisi metalaşıyor ve daha kısa vadeli bir deneyim tasarımı ön plana çıkabiliyor, haklısınız. İyi örnekler de var kötü örnekler de. Ben şahsen müzelerin ziyaretçileri için sanat yapıtlarıyla ilişki kurmanın farklı katmanlarını aramalarını olumlu buluyorum. Örneğin birçok ziyaretçi, müzedeki yapıtlarla salt bilgi temelli bir ilişki kurduğunda kendini yeterince dahil hissetmeyebiliyor; yapıtların yansıttığı ya da hissettirdiği duygu haritası üzerinden kendine dönerek daha psikolojik deneyimler yaşamayı tercih edebiliyor. Bu tür deneyimler, onun müze deneyiminin kendisini ve bizzat o deneyimi yaşadığı müzeyi daha çok sahiplenmesini de beraberinde getiriyor. Yoko Ono’nun sanatı, hem mekânların, hem sanatın demokratikleşmesini öngörmesi açısından müzelerin bu dönüşüm sürecine katkıda bulunan bir içerik sunuyor. İzleyicinin annesiyle ilişkisinden dünyayla ilişkisine uzanan geniş bir spektrumda kendine dönmesi ve bir öz değerlendirme yapması anlamında politik ve şiirsel bir zeminden hareket ediyor. Eğlenceli bir oldu bitti deneyimi yaşatmayı amaçlamıyor ama tabii bu da izleyicinin kendisine bağlı!

Sakıp Sabancı Müzesi’nin koleksiyon ağırlıklı yapısı düşünüldüğünde, geçicilik, talimat, performatif katılım ve izleyici müdahalesi üzerine kurulu bir sanat pratiğini kurumsal olarak ele almak nasıl bir hazırlık süreci gerektirdi? Müze ekibi için bu serginin en dönüştürücü veya zorlayıcı tarafı ne oldu?

A.A.: SSM’nin çok temel bir özelliği de geçici sergileri biliyorsunuz ama bu sergi elbette alıştığımız sergilerden farklı çünkü çok kavramsal ve katılım temelli. SSM’de kavramsal bir temelden hareket eden pek çok çağdaş sanatçının müthiş sergileri oldu ama Marina Abramovic, Agnes Denes ve Suzanne Lacy hariç hepsinde kalıcı, tekil sanat nesnesi ön plandaydı. Bu sergide ise, kalıcı ve tekil yapıtların yanı sıra Yoko Ono’nun onayladığı şekliyle yeniden üretilen yapıtlarvar. Yoko Ono’nun sergi hazırlıkları bu yönüyle her müzenin kendi kültürü ve deneyimiyle karşılık verdiği, sürece yaratıcı bir paydaş olarak katıldığı bir kültürel mekanizma yaratıyor ki bu da onun sanat olgusunun sınırlarını genişletme çabasıyla örtüşüyor. Bu açıdan, malzemelerin teminatından imalat süreçlerine gerçekten tek tek tek tüm müze ekibi olarak birlikte seferber olmak hem çok öğretici hem de çok keyifliydi. Dünyanın dört bir yanında başka müzelerin sunduğu çözümlerin yer aldığı Yoko Ono Stüdyo Arşivi’ne giriyor olmak bizi heyecanlandırdı.

SergilerSakıp Sabancı Müzesi müzeGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper