İnsanoğlu, nereden geldiğini merak etmekten alamaz kendini. Yazıdan sonraki dönemleri anlama konusunda eldeki veriler çok, peki öncesi? İşte orası bilgileri bir araya getirme ve tahminlerden çok da öteye gidemiyor. İnsanların diktiği sütunlar, taşa oydukları kabartmalar… Ve biraz daha geriye gidersek duvar çizimleri ve mağara resimleriyle “Biz kimiz?” diye sormaya devam ediyoruz. Fransa’daki Chauvet Mağarası’nın 36 bin yıl önceden gelen resimleri, yine Fransa’daki Lascaux Mağarası’na “Tarih öncesi Sistine Şapeli” denmesine neden olan hayvan figürleri, İspanya’daki Altamira Mağarası’nın tavanındaki çok renkli bizon resimleri, Azerbaycan’daki Gobustan ve Nambiya’daki Twyfelfontein kaya sanatı eserleri, bizi dönemin sanatçılarıyla tanıştırıyor ve “Biz uzun zamandır buradaydık” diyor. Dinlemek isteyene.
Portekiz’in başkenti Porto’dan bir tekne gemisiyle Douro Nehri’nde seyre başladığımızda, aklımda Paleolitik dönem hakkında tüm bu eserler vardı. Bir Helen Klasik Çağ’cısı olarak, tarih öncesi sanat fanatiği olduğumu da söylemem. Ancak Douro Nehri’nin bir kolu olan Côa Nehri’nin sarp yamaçlarında, insanlık tarihinin en etkileyici ve en geniş kapsamlı açık hava sanat galerilerinden birinin gizli olduğunu duyduğumda ilgimi çekmişti doğrusu. “Côa Vadisi (Vale do Côa), Paleolitik dönemden Demir Çağı’na kadar uzanan binlerce yıllık bir süreçte, avcı-toplayıcı toplulukların doğayla olan derin bağını taşa kazıdığı eşsiz bir mirastır” diyordu broşürlerden birinde.

Tam baraj yapılacakken…
Bir tesadüf sonucu bulunmuş bu resimler. 1990’ların başında bölgede büyük bir hidroelektrik baraj projesi planlanır. Ancak baraj inşaatı sırasında bölgedeki kaya panelleri üzerinde binlerce yıllık oyma figürler keşfedilir. Başlangıçta barajın tamamlanması için bu eserlerin su altında bırakılması düşünülse de, arkeologların ve Portekiz halkının başlattığı devasa kampanya “As gravuras não sabem nadar” (Oymalar yüzme bilmez, şeklinde çevirebiliriz) dünya genelinde ses getirir. 1995’te yeni kurulan hükümet projeyi durdurur ve vadiyi koruma altına alır. 1998’de ise UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne dâhil edilir. Daha sonra İspanya’da Agueda Nehri kenarında bulunan ve benzer kaya resimlerinin bulunduğu Siega Verde’nin de Côa Vadisi ile doğrudan bağlantılı olduğu anlaşılır. 2010’da UNESCO, Siega Verde’yi Côa Vadisi ile birleştirip tek bir Dünya Mirası alanı olarak tescil eder.
Önce müzeyi, sonra vadiyi gezin
Vadiyi ve orijinal eserleri görmeden önce geçmiş ile gelecek arasında bir köprü kuran Côa Müzesi’ni gezmek ufkunuzu açacaktır. Vila Nova de Foz Côa’da, vadinin nefes kesen manzarasına hâkim bir tepede yer alıyor müze. Camilo Rebelo ve Tiago Pimentel tarafından tasarlanmış. Bölgenin jeolojik yapısına uygun olarak şist ve granitten inşa edilmiş. Bina, sanki bir kaya parçası gibi araziye gömülmüş hissi veriyor. İçeride vadideki oymaların bire bir kopyaları, projeksiyon teknikleri ve multimedya araçlarıyla sergileniyor. Yani duvarlardaki çizimler ışık oyunlarıyla hareket ediyor. Orijinal oymaların açık havada, günün farklı saatlerinde vuran güneş ışığıyla nasıl değiştiğini anlatan dijital canlandırmalar da yer alıyor. Müzenin kafesinin önünde bir de arka bahçesi var ki… Bu alan zamanı durdurmak isteyeceğiniz kadar güzel bir Côa Vadisi manzarası sunuyor. İki yanda şarap bağları, ortadan akan nehir ve sanki uzansanız yakalayabilecekmişsiniz gibi duran bulutlar…
Ve sıra vadinin kendisini görmekte. O güneşli sonbahar günü Côa ören yerini gezmek için rehberimiz, arkeolog Antonio Jeronimo’nun (antoniojeronimo@artecoa.pt adresine yazabilir ve maili benden aldığınızı söyleyebilirsiniz) kullandığı cipe biniyoruz. Oldukça küçük bir ekipleri var ve eserleri görmek için haftalar öncesinden randevu almanız gerekiyor. Vila Nova de Foz Côa’da sizi karşılıyor ve alana kendileri götürüp gezdiriyor, bir yandan da eserler hakkında bilgi veriyorlar.

Kayalar aslında birer tabela mı?
Côa Vadisi’ni diğer prehistorik alanlardan ayıran en temel özellik, sanatsal üretimin mağaraların karanlığında değil, açık havada gerçekleşmiş olması. Genellikle Üst Paleolitik döneme yani M.Ö. 22.000–10.000’e tarihlenen bu oymalar, şist kayaların üzerine ince uçlu taş aletlerle kazınmış.
Peki neden hep büyük hayvanlar çizilmiş?
Vadide en sık rastlanan figürler atlar, yaban öküzleri (aurochs), geyikler ve dağ keçileri. Bu hayvanların sadece avlanan besin kaynakları değil, aynı zamanda o dönemin insanı için sembolik ve ruhani anlamlar taşıyan varlıklar olduğu da düşünülüyor. Antonio’ya göre sınırları göstermek ya da haberleşmek için de kullanılmış bu resimler. Bir çeşit tabela gibi de düşünülebilir. Kendilerinden sonra oraya gelecekler için bir bilgilendirme, belki de bir uyarı…
Resimleri çizenler (sanatçılar mı desek?), hayvanların hareketini göstermek için ilginç teknikler kullanmışlar. Mesela bir atın kafası iki veya üç farklı pozisyonda çizilerek bir tür “animasyon” etkisi yaratmış biri. Bu, tarih öncesi insanın perspektif ve hareket konusundaki ileri seviye algısını gösteriyor. Sonra her gelen yıllar içinde aynı yere yapmış kendi resmini. Dolayısıyla bir kayanın üzerinde farklı yıllara ait figürler var. Bu da arkeologların “Bilgi vermek için çizdiler” tezini kuvvetlendiriyor. Bunları keşfetmeyi bir kenara bırakın, 25 bin yıl önce yapılmış bir resmin yanında olmak bile çok heyecan verici.
Côa Vadisi ve Müzesi, modern insanın köklerine yaptığı bir yolculuk. Ama o kadar değil, siyasi iradenin ve halk bilincinin bir barajı durdurarak tarihe sahip çıkması, bu alanı bir koruma başarısı simgesi haline getirmiş. Bugün Côa Müzesi’nin terasından vadiye bakan bir ziyaretçi, 25 bin yıl önce bir taşla kayaya ilk çiziği atan sanatçıyla aynı rüzgârı hissediyor. Taşın dile geldiği ve insanlık hafızasının silinmemek üzere kaydedildiği bu alanı, “görülmesi gerekenler” listenize alın derim.

