Tansu Biçer ile tiyatrodan sinemaya, dizilerden Berlinale’de Altın ve Gümüş Ayı aldığımız o geceye; samimiyetle...

Fotoğraf: Didem Yılmaz
Aysun Öz: Tansu Biçer hemen hemen iyi olan bütün işlerin içinde. Tansu bunun sırrı ne? Bence iyi seçiyorsun.
Hakikaten ilk zamanlardan beri özellikle seçim konusunda hep özenli olmaya çalıştım. Orada temelde gözettiğim şey iyinin kokusunu almaya çalışmak değil aslında. Kendimi iyi hissedeceğim, çalışmaya devam edeceğim, mutlu olacağım projeyi arıyorum. Kendimi zorlayabileceğim şeyler arıyorum.
Her şey çok acayip olmadı belki kariyerim boyunca, ama hep bana faydası oldu ve beni hep bir sonraki işe taşıyan şeyler oldu. Daha ileriye gitmekten ziyade kendim için daha iyi ne yapabilirim ya da kendimi ileri taşımak için ne yapabilirim, diye düşünüyorum. Bunun faydasını da görüyorum. Üstüne koya koya da ilerledim yıllar içerisinde, o da güzel oldu.
Oyuncular genelde “Ters köşe roller oynamak istiyorum” der.
Ben de olsam öyle yapmak isterim ama burada sen başka bir yerin altını çiziyorsun. İlle ters köşe olmasına gerek yok. Sanatsal üretimi senin için iyi olmayan bir yerde yapamazsın. Yoksa bu, kamu görevi değil. Aslında yaptığımız şey kamuya faydalı bir şey. Kamu için önemli bir şey ama bir kamu görevi değil. Hani bir ressam bir yerde başlıyor, sonra başka bir döneme geçiyor. Eskiden yaptığı hiçbir şeyi kabul etmeyip yeni başka bir şey açıyor. Bu nasıl oluyor? Aslında kendini ilerlettiği için... Kendine yaptığı şeyi, o süreci seyrediyoruz. Ondan etkileniyoruz ve ondan çıkarımlar yapıyoruz.
Senin kendi içindeki yolculuğunda biz de kendi yolculuğumuza çıkıyoruz. Sergi gezerken ya da bir oyuncuyu izlerken farklı dönemlerini görüyoruz. Birkaç yıl önce Paris’te bir Matisse retrospektif sergisine gittim. Sanatçının farklı dönemlerine ait “Bu Matisse mi” dediğim resimler vardı.
Mesela Dali’nin “Bildiğin bütün Dali’leri unut” gibi bir gençliği var. Bu adam oraya nasıl evrilmiş? O resme bakan kişi olarak oradan bir çıkarım yapabiliyorsun hayatına dair ve kendinin de benzer yerlerde böyle kararlar aldığını, bazı kararları daha cesur alman gerektiğini düşünmeye başlayabiliyorsun. O zaman sana o sanatçının bir faydası oluyor.
n Sen tiyatroda, sinemada varsın. Üstelik çok iyi filmlerde rol alıyorsun. Hem platformlara hem de ana akım medyaya dizi de yapıyorsun. Günümüz sanatçısı için şöyle bir handikap da görülüyor: Kendi içinde bir yolculuğa çıkıyorsun, kendinle yarışıyorsun, ama sektör dinamikleri sürekli değişiyor. Maşallah yok yok.
Yok yok. O yüzden tüm bunların içinde iyi bir şey seçmek de kolay değil. Ama sürekli sektörün içinde olmak zorundasın. Birazcık geride kalsan sanki unutuluvereceksin. Sadece oyunculuk için değil, gazetecilik için de bu söylediğim geçerli.
Hem çağ böyle hem de yirmili yaşlardayken Işıl Kasapoğlu “Şunu unutma” demişti, “sen bu işi yapmak istediğin için yapıyorsun. Kimse senden bunu yapmanı beklemiyor aslında”. Bir sene hiçbir şey yapmasam, “Allah Allah nerede Tansu ya, bir filmi olsa da izlesek” demiyor insanlar. Bu, izlediğinde beğenmediği için de değil ya da izlediğinde çok sevdiğinden bunun arkası gelecek demek de değil. Hakikaten ben istediğim için oluyor. Yani ben istediğim için tiyatroda seyircim oluyor, ben istediğim için o filmde oynuyorum; bunu unutmamak gerekiyor.
‘Amadeus, bunu görmen lazım, dedirtiyor’
Amadeus neredeyse ilk günden beri (ki 200 oyunu geçti), kapalı gişe oynuyor. Klasik bir tiyatro anlayışıyla, Işıl Hoca’nın rejisiyle dört başı mamur bir oyun izliyoruz. Oyunculuklar muhteşem, orkestra, kostümler, dekor… Tiyatroda orkestra unutulmuştu neredeyse... Kaç yıl oynar bilmem, inşallah daha uzun oynar?
Evet, ama 26 yaşında adamı oynuyorum orada!
Hiç öyle geçmiyor seyirciye.
Ama zaten konu o değil, yani konu fiziksel olarak o yaşta olmak değil. Tiyatro zaten hiçbir zaman yaşlarla ilgilenmiyor. Yani başka neler var? Bir kere müziğin canlı olması insanlara iyi geldi. Bir aryanın canlı söylenmesi aslında birçok insanın “Ben bunu bilmiyormuşum” dediği bir şey. Bizde opera alışkanlığı yaygın değil.
Kendilerine o süreyi tanısalar, alışacaklar bence...
Aynen ama zor bir şey o anlamda, yani biraz emek isteyen bir şey. İnsanlar onun bir şokunu yaşıyorlar. Bu, oyundan çıktıktan sonra insanların aurasını artırıyor. Çünkü tiyatro öyle yürüyen bir şey. Yani sen izleyeceksin ve fikrini yanındakine söyleyeceksin. O kişi ona göre geliyor ya da gelmiyor, yoksa Instagram’da çok tutulmuş, pek önemi yok. Oyunun devamını sağlayan şey çıkan seyircinin “Bunu görmen lazım” demesi. Amadeus bunu dedirtiyor.

Fotoğraflar: Didem Yılmaz
‘Tiyatro bu ekran algısının dışına çıkıyor’
Her seferinde dedirtiyor.
Hem eğlenceli hem bir hikâye anlatıyor. Aslında gerçek hikâyesi böyle değil. Mozart’ın Salieri ile ilişkisi böyle değil ama Peter Shaffer kıskançlık konusunu öyle bir işlemiş ki… Onun kıskançlığı yaşayacağı zemini de belirlemiş. Yani bir dehayı kıskanmak çok saçma ya aslında! Tanrı ile şunun kavgasını veriyor; “bana bu yeteneği vermedin, bunu anlama yeteneğini niye verdin, anlamıyorum” diyor. Çünkü gerçekten etraftaki kimse anlamıyor.
Bunu hiçbir zaman yapamayacağını bilmek işte o zaman düşmanlık ve kıskançlığın geldiği nokta başlıyor. Zaten oyunda da söylüyor: “Benim kavgam Amadeus’la değildi” diyor. Bunu anlatan bir oyun ve bu bence karşılık buluyor insanlarda. Yani bu tanıdık geliyor. Metin çok eski bir metin ama Işıl Hoca hikâyeden kopmadan bugünün seyircisinin hızına ulaştırmış.
Böyle kapalı gişe oynanan tiyatro oyunları pek çok şey gibi sinemayı da sorgulattı. Sinema salonları niye dolmuyor?
Çünkü canlı performansı diye bir şey var. Sinema tabii ki sinema salonunda izlenmeli, salonun perdesi de ses sistemi de iyi olmalı. Sinema salonları buna yatırım yapmalı. Sinemanın televizyon, tablet, telefon ekranıyla ortak bir yanı var. Onların en büyüğüymüş gibi duruyor. Bizim ekran alışkanlığımızla ilgili bir şey de var sinema izleyicisinin düşüşünde. Büyük ekran, evet, ama alıştığı bilgisayarı ya da televizyonunda izlemekten de çok büyük farkı yokmuş gibi düşünüyor. Tiyatro burada ayrılıyor, bu ekran algısının dışına çıkıyor.
Ben, bildiğin üç boyutlu bir insanım burada kardeşim, bu ses canlı çıkıyor. Şu an çatallanıyor. Şu an dilim sürçüyor. Şu an arkada dekor değişmesi gerekirken değişemiyor maalesef, senin haberin yok ve sen bütün o enerjinin salona aktığı bir şey yaşıyorsun. Dolayısıyla tiyatro hiçbir şekilde ölmeyecek. Yani sinema belki başka bir ekrana taşınabilir, tiyatro küçülebilir, büyüyebilir ama vazgeçilmez. Canlı performans gibisi hiçbir zaman olmayacak.
‘Sinema hayal dünyamızı tetikleyen hikâyelere doğru gidecek’
Dijitalleşen dünyada, tiyatro gittikçe daha özel bir yere geliyor.
Çünkü orada o performansı gerçekleştirenin yaşadığı şeyi seyrediyoruz. İyi müzik değil sadece, o iyi müziğin yapılması anında gerçekleşen bir şey var orada. Yani o sırada onların birbiriyle kurduğu iletişimi görüyoruz. Mesela canlı performans sırasında oyuncunun bir şeyi düzeltmek üzere bir harekette bulunduğunu görüyorum ve bu heyecan verici bir şey.
Canlı performanslara sadece oyuncular değil, kediler de dâhil oluyor İstanbul’da. BİFO’nun Lütfi Kırdar’daki konserlerinde kediler sahneye çıkıyor bazen, sonra bu New York Times’da tatlı bir haber oluyor. “İşte ben o konserdeydim” diyorum. Yani aslında tüm doğayla, tüm evrenle de bir iletişim hâline geçiyorsun. O yüzden gerçekten canlı performans inanılmaz bir şey ve buradan tekrar sinemaya bağlayacağım. Biz sinemalara gidersek yaşayacak ve kendilerini yenileyecekler...
Sinemanın ekonomisi çok zor. Tiyatro özünde şuraya bağlanıyor: “Bir kişi çıkar, bir hikâye anlatır”a kadar gelebilir. Yani o kişi o hikâyeyi iyi anlatıyorsa orada tiyatro olayı gerçekleşmiş olur ve senin ona ne ödediğin ya da gelirken giderken yaşadığın şeyler çok önemli olmaz. Sinemanın bu yönden şansı az. Tiyatro yedi senedir oynuyor, birine gitmesen diğerine gidebiliyorsun. Öte yandan bir film yapıyorsun, bazen şartlar öyle geliyor ki bir hafta kalıyor vizyonda. Korkunç bir şey yani o kadar uğraş, o kadar emek, o kadar para ve “tutmadı abi ne yapalım”. Bu kadar basit olmamalı. Peki o ekonomi nasıl dönecek? Nasıl bulacağız ki iyi filmi?
Kim buluyor ki…
Sinema kendi ruhuna ait bir şey bulmak durumunda kalıyor artık. Özellikle de platformda işleyiş bambaşka; çünkü platformlarda, sekiz bölümden işte kırk dakikalık, yani toplam 320 dakikalık bir paket içerisinde bugüne kadar sinemanın anlattığı hikâyeyi, sinema görselliğinde değil ama hikâye anlatımı olarak, hatta bazı filmlerden de daha derin yerlere giderek anlatabilen işler olmaya başladı. Karakter anlatımını, doğrusal hikâye anlatımını o platform işleri ele geçirmeye başladı. Sinema da doğal olarak artık bundan vazgeçmeli ve kendine kendi büyülü dünyasına ait bir şeyleri yapmaya başlamalı.
Çünkü sinema beni her zaman şu anlamda şaşırtıyor, yani anlatılacak her şey anlatıldı aslında ya zaten ve yapılacak her şey yapıldı ya zaten, yine de nasıl oluyor da bir şekilde biri bunu anlatmanın başka bir yolu varmış gibi bir hisle, beni tekrar sinema salonuna çekebiliyor? Sinemanın büyüsü denen şey bu. Koyduğun bir renk, arkaya koyduğun ekstra bir ışık... O karakterin öyle değil de böyle yorumlanması, senaryoda o cümlenin öyle değil de şu şekilde kullanılmasıyla hikâyeyi başka yere taşıyan o şey... Sinema, daha büyülü, daha hayal dünyamızı tetikleyen hikâyeler anlatmaya doğru gidecek galiba. O zaman bence salonlar da daha çok kıymetlenebilir. Yani bunu artık televizyonda ya da telefonda değil de bunu hakikaten perdede izleyeyim, diyeceğimiz şeylere dönüşebilir.
Dediklerine ek olarak, tiyatro gibi kanlı canlı, “Gerçekten oynamışlar, bunu gerçekten çekmişler” dedirten, yapay zekâya (AI) gereksiz başvurmayan filmleri seveceğiz sanki.
Tom Cruise’un yaptığı; mesela motora da kendi biniyormuş, uçaktan da kendi atlıyormuş, yüzerek karşıya da kendi geçiyormuş... Dublör kullanmıyormuş, deyince millet daha çok izler gibi geliyor. Öyle mi bilmiyorum ama bunların gerçekten yapılmış olması bence önemli.
AI kullanımının dozunda olması, gerçekten o sahnelerin çekilmesi önemli, araştırmalar bunu gösteriyor.
Yapay zekâ ciddi bir ekonomik yükü kaldıracak. Bunu kullanmak gerekir. Ama şöyle bir şey var, birbirlerinin bunları kullanması ve geliştirmesi lazım. Fakat seyircide buna alışma, bunu kabullenme ve bunun arızalarını ya da defolarını görmezden gelme alışkanlığı gelişebilir. Bu denge nasıl kurulur bilmiyorum. Muhtemelen kurulmaz, kurulmadığı için de nereye gidecek, biz nereye gideceğiz onları göreceğiz.
Sinema evrilecek…
Bir zamanlar, tiyatro bitti kardeşim, falan deniyordu. Yok öyle bir şey, sinema da öyle bitmeyecek. Yapay zekâ ile yapılanlar hiç iyi görünmüyor.
‘Müthiş bir geceydi’
Sarı Zarflar’a, Berlin Film Festivali’ne gelelim. Berlinale’de tarihi bir gece yaşandı. İki yönetmenimiz, filmlerimiz Altın Ayı ve Gümüş Ayı’yı aldı. Sen Altın Ayı alan filmde başrolü paylaşıyordun. O geceyi anlatsana. O salonda olmayı çok isterdim.
Müthiş bir geceydi. Tabii bizim festivaller gibi değil, sadece 8 tane ödül var. Zaman ilerliyor, “Ah geriye kaldı 3 ödül” diye geriliyorsunuz, tören bitiyor… En iyi senaryo olmadı. En iyi yönetmen olmadı, Emin de olmadı… Böyle gidiyor hikâye. Bir ara “Aslında çok film var yani aslında sen niye bekliyorsun ki” diye düşünmeye başlıyorsun. Orada biz kalabalığız ya, iki ekip birden Türkler toplaştık gibi bir şey oldu. Bir yandan da sen mi ben mi diye bakıyoruz birbirimize. Sonra Kurtuluş filmiyle Emin açıklandı. Sonra biz açıklandık. Böyle hakikaten gurur verici bir geceydi.
Emin Alper’in filmine sevinirken sonra birden her şey birbirine karıştı herhalde…
Tabii her şey birbirine karıştı. Bir yarış gibi değil. Türkiye’de de birbirini geçme üzerine yaşanmıyor festivaller. Ne bileyim, karışık duygulardı ama çok güzeldi.
İlker Çatak’ın farklı bir sinema dili var. Biz İstanbul’u Hamburg gibi, Berlin’i Ankara gibi izliyoruz. Orada hiç de yadırgamıyoruz. Nasıl olacak, derken seve seve izledim. Senin genel olarak Sarı Zarflar’a bakışın nasıl, hem içeriden hem seyirci olarak. Film gösterime girdi, seyirciyle buluştu. Oradan kopabilmek mümkün mü bilmiyorum ama uzaklaştığım noktada daha geniş bir yerden bakabiliyor musun, ne söylersin?
İçinde olmaktan mutlu olduğum bir filmdi. İki ay boyunca Almanya’daydık.
Alman disipliniyle mi çektiniz?
Tabii tabii… Ben dakik olmaya özen gösteririm. Zorlanmayacağım bir şey ama ben de zorlandım. Onlar benden de dakikler. Bir dakikanın, bir buçuk dakikanın hesabını yapıyorlar. Ama kendi içlerinde de bu kadar Alman disiplinine gerek var mı diye sorguluyorlar. Çünkü yetişmiyor aslında. Yani insanın da bir ruh hâli var, makine değil. Sonuçta onlar da sistemi bunun üzerine kurmuşlar.
İlker filmi ilk anlattığında tuhaf geldi mi?
Fikir çok hoşuma gitti. “Bir film yapacağım ve Almanya’da çekilecek ama Türkiye’de gibi olacak” dediğinde, “Bundan ne bekliyor olabilirsin” dedim. Bunun filmi evrensel bir yere taşıyacağını, bu bakışla Almanya’yla ilgili de bir şeyler söylemeye gayret ettiğini ve bunu da sağlayacağını, söylediğinde ilginç geldi. Merak etmeye başladım. Nasıl olur, yani ben Türkiye’de gibi yaşayıp alışveriş yaparken Euro uzatacağım, Alman taksisine bineceğim. Arkamda Almanca tabelalar mı olacak? Hele bir mahkeme sahnesi var, orada yazan yazı Almanca… Birtakım olaylar yaşanıyor ve sonunda bu ilişki bir yere gidiyor. İlker’in anlatımı ne kadar sertleşecek, bense yine soft olduğunu düşüneceğim, derken film genişledi. Yani değindiği konu itibarıyla film genişledi, diğer filmlerine benzemedi. Öğretmenler Odası filmi daha dar ama daha direkt, sert, daha köşeli giderken bu daha fazla yayılan bir filme dönüştü ve daha çok yer kapladı. Aslında film büyüdü de o anlamda, o yüzden evrenselleşti. İlker yine yumuşak anlatıyor aslında, ama konu hepimize dokundu. Zaten bir sertliğe sahip olduğu için o yumuşak anlatımla çok çalışan bir şey oldu. O kısmını da çok seviyorum filmin, dili sert değil, konunun getirdiği şeyle birlikte bir yere geliyor.
Ve çok katmanlı. Bir ülkenin sosyolojik ve siyasi durumları var. Siyasi otoriteyle akademisyenlerin kavgası var. Siyasi otoriteyle sanatçıların kavgası var. Bir evlilik var, bir ilişki var, bir çocuk var, bir ergen var, geleceği var...
Filmin o kısmını seviyorum, her şeye dokunayım demiyor. Bunu çok güzel bir dengede anlatmış. Ben Aziz’i yorumlarken bir kahraman ya da bir savaşçı olarak görmedim. Bir erkek, bir baba, bir var olma çabası... Bunun içerisinde korkuları, çıkmazları var ama sadece bir dava uğruna orada sonuna kadar yürüyen değil, günümüz şartlarında, evet, kaçak da oynayan, yeri geldiğinde diğer arkadaşlarının hissettiği gibi hissedemeyen biri... “Bir olay yaşandı ve neler oldu”dan ziyade, o arada insana ne oldu? İnsan o süreçleri nasıl geçirdi? Aslında o süreçler sadece mücadeleyle geçmedi; kırgınlıklarla geçti, cesaret edememekle geçti, anlamaya çalışmakla geçti. Söylediğin katmanlılığı sağlayan şeylerden birinin de bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü İlker de bunlarla ilgileniyor.
‘O çift’
“Açıkçası Aziz olarak cesaret edemediği şeyleri daha çok merak ettim. Korkuları daha çok çıksın istedim. Yani baş edemediği şeyler daha çok ortaya dökülsün istedim. İlker de buna kapı açtı. Bunun karşılıklı anladığımız bir şey olduğunu düşünüyorum. Keza Özgü de aynı şekilde. Çok ilginç bir uyumumuz var bence. Biz birlikte çalışmamıştık. Daha önce sosyal hayatımızda da çok birlikte olan insanlar değiliz, ama oraya oturduk. O ilk senaryoyu okumaya başladığımızdan beri bir uyum var aramızda. Bu, filme yansımış. Bunlar karı koca gibi, hissi veriyor bence. Bu hâl bizi film boyunca ‘o çift’ olarak taşıdı. O kavgayı gerçek kıldı. Ve hikâyeyi çok destekledi.”

