David Hockney, Perşembe günü 88 yaşında evinde hayatını kaybettiğinde, muhtemelen dünyanın en ünlü sanatçısıydı. Olağanüstü başarısı, sanatçı olarak sahip olduğu canlılık ve çok yönlülüğün yanı sıra 15. yüzyıl Delft optiğinden Apple iPad Pro’ya kadar uzanan çok farklı araç ve teknolojileri resim yapma pratiğine ustalıkla dahil edebilmesinden kaynaklanıyordu. Aynı zamanda neşeli özgüveniyle de dikkat çekiyordu. Bu tavrı, modern sanatı mesafeli ve erişilmez bulan pek çok kişi için ilham kaynağı oldu.
Hockney’nin böylesine büyük bir şöhrete ulaşması, 1937’de Laura ve Kenneth Hockney’nin çocuğu olarak Bradford’daki Steadman Terrace 61 numarada geçen mütevazı çocukluğunu düşündükçe daha da çarpıcı. Batı Yorkshire’ın yün ticaretiyle tanınan bu pazar kasabasında büyüyen Hockney’nin babası, kuru gıda tüccarlarında düşük ücretle çalışan, daha sonra ise bebek arabası döşemeciliği yapan bir memurdu. Buna rağmen, ateşli bir enternasyonalist, opera tutkunu Kenneth Hockney’nin oğlu olan ve Lucian Freud’un “Yorkshire Ustası” diye andığı bu isim, başlangıçta sanatçı olacağı pek de tahmin edilmeyen biriydi.
Hockney daha sonra o günleri şöyle hatırlamıştı: “Sanat okuluna başladığımda bir komşumuz, ‘Sanat okulundaki bazı insanlar hiç çalışmaz, tembel herifler,’ demişti. Ben de ‘Ben çalışacağım, merak etme,’ diye karşılık vermiştim. Ve gerçekten de çalıştım.”
Bradford Sanat Okulu’nda ev içi ve sokak sahneleri üzerine dört yıl boyunca büyük bir emekle çalışan, dönemin “kitchen sink realism” akımına mesafeli duran ve resim malzemelerini babasının yenilenmiş bebek arabalarından birinde taşıyan Hockney, Londra’nın giderek artan cazibesini uzaktan hissetmeye başlamıştı. Hem Slade School of Art hem de Royal College of Art’a (RCA) kabul edilince, Slade’in resim geleneğine daha sıkı bağlı disiplinine kıyasla daha avangart yaklaşımı nedeniyle RCA’yı tercih etti. Kararının doğru olduğu ise kısa sürede ortaya çıktı. Eylül 1959’da okula başladıktan sonra, 1961’de efsanevi New Contemporaries sergisinde yer aldı. Bu etkinlik, Britanya Pop Art’ının, ya da küratörler Donna De Salvo ve Paul Schimmel’in adlandırdığı şekliyle “el boyaması pop sanatının”, doğuşunu işaret ediyordu. Kısa süre içinde Francis Bacon, Lucian Freud, R. B. Kitaj, Paula Rego ve Londra sanat sahnesinin kalbinde yer alan pek çok isimle arkadaşlık kurdu. Bu sahne kısa bir dönem için dünyanın sanat merkezi haline gelmişti. New Contemporaries'in üzerinden 64 yıl geçtikten sonra sanatçı, Paris’teki Fondation Louis Vuitton’da düzenlenen David Hockney 25 sergisinin konusu oldu. Bu sergi, Hockney’nin 1955’te babasını resmettiği erken dönem çalışmasına kadar uzanan 400’den fazla eseri bir araya getiren, sanatçının bugüne kadarki en kapsamlı sergisiydi.
İlk önemli eserlerinden biri olan We Two Boys Together Clinging (1961), adını Walt Whitman’ın epik şiiri Leaves of Grass’ten alıyordu. Eserde, Dubuffet’yi andıran birbirine sarılan iki genç erkek figürü yer alır, kompozisyona figüratif bir unsur olarak karalanmış yazılar eşlik eder. Hockney, Whitman’ın alfabe kodunu kullanarak kendisini ve sevgililerini işaret etmiş (“4.8” harflerle “D. H.”, yani sanatçının kendisi) ve bazı kelimeleri gizleyerek, eşcinselliğin 1967 Cinsel Suçlar Yasası’na kadar suç sayıldığı bir dönemde eserin doğrudan bir temsil değil, örtük bir anlatım olduğunu ima etmiştir.
1961’de Hockney yazını New York’ta geçirdi. Andy Warhol ve Dennis Hopper ile vakit geçirmesi, Amerika’ya duyacağı ömür boyu sürecek hayranlığın başlangıcı oldu. The Rake’s Progress (1961), William Hogarth’ın savurgan bir oğlun sefahat, seks ve kumar uğruna tüm servetini tüketmesini anlatan ahlaki hikâyesinin modern ve otobiyografik bir yeniden yorumuydu ve on altı baskıdan oluşan bir seriydi. (Bu çalışmanın Hogarth’a doğrudan bir saygı duruşundan çok, 1951’de orijinal 1735 gravürlerine dayanarak İngilizce bir libretto hazırlayan Igor Stravinsky, W. H. Auden ve Chester Kallman gibi modernist figürlere bir gönderme olduğu daha muhtemeldir.) Hockney kariyeri boyunca baskı resimle çalışmayı ve disiplinlerarası modernist gelenek içinde sahne tasarımları üretmeyi sürdürdü.
Ancak Yorkshirelı bu “serseri ruh” en büyük heyecanını New York’ta değil, ilk kez Ocak 1964’te gittiği Kaliforniya’nın San Bernardino bölgesinde yaşadı. “Los Angeles’a gittiğimde, beklediğimden üç kat daha iyiydi,” diye hatırlıyordu. Los Angeles; Melrose Avenue üzerindeki Red Raven merkezli gösterişli bir sahne, Akdeniz’i andıran bir yaşam tarzı ve otantik, sofistike İngiliz figürüne duyulan Kaliforniya ilgisi sunuyordu. Hockney bu rolü kusursuz biçimde benimsedi, içeriden bir yabancıydı. Beverly Hills’te gösterişli davetlere katıldı, yıl boyunca ışıldayan ünlü havuzlarda yüzdü. Yüzme havuzları, suyun hareketini resmetme sorununa bir çözüm ararken 1964–1971 arasında yaptığı birçok resmin konusunu oluşturdu.
Akrilik Liquitex boya ile beyaz pamuklu tuval üzerine, ön çizim yapılmadan üretilen A Bigger Splash (1967), sanatçının en bilinen eserlerinden biri haline geldi. Eserde, palmiyelerle çevrili pastel pembe bir ev ve boş bir yönetmen koltuğu yer alır; sakin kobalt mavisi havuz ise, az önce suya atlayan birinin yarattığı sıçramayla bozulmuştur. Bu anlık etkiyi Hockney küçük fırçalarla, yaklaşık iki haftada resmetmiştir. Dalış yapan figürün kendisinden ziyade onun bıraktığı iz olan sıçramaya odaklanması ve hayatın aşırı kusursuzlaştığı anlarda ne olabileceğine dair bir uyarı gibi okunabilmesi nedeniyle A Bigger Splash, Hockney’nin “İkarus’un Düşüşü” olarak da değerlendirilir.
Kaliforniya Hockney’e sert geometrinin ve jestsel fırça darbelerinin birleşimini geliştirme imkânı sağlarken, 1970’ler ilerledikçe onu daha büyük bir gerçekçiliğe de yöneltti. (O, sanat piyasasının modalarını , o dönemde soyutlamadan kavramsalcılığa geçişi, sürekli görmezden geliyordu.) Hockney, Britanya’nın yetiştirdiği en iyi çift portre ressamı olabilir. Çiftler arasındaki hem sevgi dolu yakınlığı hem de sessiz kopukluğu yakalama konusundaki ustalığı olağanüstüdür. Mr and Mrs Clark and Percy (1970–71), kediyle birlikte yaşayan bohem ve rahat bir çiftin kusursuz bir portresiydi. My Parents (1977) ise Laura ve Kenneth’in sıradan oturma odasını rengârenk bir cennete dönüştürdü.
Hockney, özellikle Noel dönemlerinde Yorkshire’a dönmeyi hiç ihmal etmedi. Tek çocuk olması nedeniyle bunu bir tür yükümlülük olarak görüyordu. Ancak 2004 yazı, onun kalıcı dönüşünün başlangıcı oldu. Sahil kasabası Bridlington’a taşınarak kız kardeşinin mütevazı banliyö evine yerleşti. Bu dönemde, bilgisayar teknolojisi ve 50 panel kullanarak yaptığı ve ilkbaharın başındaki bir çınar ağacını betimleyen Bigger Trees Near Warter Or/Ou Peinture Sur Le Motif Pour Le Nouvel Age Post-Photographique (2007) gibi eserler üretti. Mevsimlerin değişimi bu dönemin merkezindeydi. Woldgate Woods(2010) ise mekânsal derinliği olağanüstü bir panorama içinde sunarak Hockney’nin aynı anda birden fazla bakış açısından manzarayı yakalamaya çalışan bir video sanatçısına dönüşmesini gösteriyordu.
Seksenli yaşlarının başında Hockney, Londra, Kaliforniya ya da Bridlington gibi yaşadığı yerlerin atmosferlerinden ilham almaya devam etti ve Covid-19 pandemisinin ilk dalgasında Normandiya’ya taşındı. “Nerede yaşadığımı sorarsanız, her zaman bulunduğum yer orasıdır derim,” diyordu. “Ben İngiliz bir Los Angeles’lıyım, şimdi Fransa’da yaşıyorum… Fransızlara Normandiya’yı nasıl resmedileceğini göstereceğim.” Bu yeni eserlerin konusu, çiçekler, göletler, ağaçlar, Monet’nin gözünde fazla geleneksel görünebilirdi; ancak üretim yöntemi, iPad kullanımı, hem bu “saf ressam” için tuhaf hem de sanatçıların her zaman yeni teknolojileri kullanarak resim yaptıkları fikrine son derece uygundu. Bu iPad çizimlerinden 116’sı, 2021 yazında Royal Academy’de açılan The Arrival of Spring sergisini oluşturdu. Eleştirel açıdan büyük bir başarı sayılmasa da, Hockney’nin Normandiya’daki bu “hafif” çizimleri olağanüstü bir şey başardı. Piccadilly Circus’taki ekranlarda sergilendiklerinde, yorgun ve endişeli bir dönemde nadir görülen ulusal bir umut anı yarattılar. Hockney bu resimler için şöyle dedi: “Doğayla bağımızı kaybettik, oysa biz onun bir parçasıyız. Bu geçecek… Hayattaki tek gerçek şey yemek ve sevgidir, tıpkı küçük köpeğimiz Ruby’de olduğu gibi… sanatın kaynağı sevgidir. Hayatı seviyorum.”
David Hockney, Bradford, Yorkshire’da 9 Temmuz 1937’de doğdu; 1953–57 arasında Bradford School of Art’ta, 1959–62 arasında Londra Royal College of Art’ta okudu; 1967 John Moores Painting Prize, 1991 Royal Academician, 1997 Order of the Companions of Honour, 2012 Order of Merit; Jean-Pierre Gonçalves de Lima’nın hayat arkadaşıydı; 11 Haziran 2026’da hayatını kaybetti.

