Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sahneden
Haber

Dört koreograf bir “Momentum”

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin (İDOB) nisan ayında Süreyya Opera Sahnesi’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdiği “Momentum”, yer yer duran ve yer yer hızlanan bale sahnesinde dört koreografların özgün seslerini bir araya getiriyor. Sırayla bambaşka dünyalara davet eden bölümler arasında, duygu yoğunluklarını farklı farklı yollarla deneyimliyoruz. Gözlerimizi sahneden bir saniye bile olsa alamadığımız gerçeğinin ortak paydasında buluşuyoruz.

Melisa Şahinkaya
10 Haziran 2026
Kurgu. Fotoğraf: Murat Dürüm

Kurgu. Fotoğraf: Murat Dürüm

Öyle bir sahne düşünün ki müzik başlıyor ama bale sanatçıları hareket etmiyor. Bir anlığına zaman askıya alınmış gibi. Ritim var ama karşılığı yok; beklenti var ama eylem ertelenmiş. Aşina olduğunuz melodiler yükselirken sahnedeki sanatçılar size yalnızca bakıyor. Hareket etmeyi reddeder gibi, izleyenle izlenen arasındaki sınırı tersine çevirir gibi. Seyirci bu noktada ne yapar? Bekler mi, yoksa kendi beklentisini sorgulamaya mı başlar?

İstanbul Devlet Opera ve Balesi’nin (İDOB) nisan ayında Süreyya Opera Sahnesi’nde dünya prömiyerini gerçekleştirdiği “Momentum”, tam da bu hissiyatlar üzerinden ilerliyor. Daha ilk anlarında seyircinin alışkanlıklarını test eden gece, bale estetiğinin beklentisine küçük ama etkili müdahalelerde bulunuyor. Asıl nefes kesici kısmı ise, bu dört koreografın sizi iç dünyalarına birer birer davet etmesi. Deniz Özaydın, Ebru Cansız, Çiğdem Erkaya Öztürk ve Alper Marangoz’un ilk kez sahnelenen koreografileri, birbirlerinden oldukça farklı özelliklere sahip olsa da akşam boyunca parçalı bir yapıdan çok, yön değiştiren bir enerji hissiyle birleşiyorlar. Sırayla bambaşka dünyalara davet ediliyor, duygu yoğunluklarını farklı farklı yollarla deneyimliyoruz. Gözlerimizi sahneden bir saniye bile olsa alamadığımız gerçeğinin ortak paydasında buluşuyoruz.

Her eser kendi iç dinamiğini korurken, gecenin bütünlüğünde parlayabiliyor. Akışın bu denli bütünlüklü olması da özenli bir küratoryal kararın sonucu. Üretim süreçleri bittikten sonra “Momentum” başlığı altında buluşturulan işlerde, bu özel gece için yaratılan çerçeve açıkça kuruluyor. Fiziksel anlamıyla hareketin sürekliliğini, yönünü ve birikimini ifade ederken, burada dört ayrı koreografik üretimin yan yana gelerek oluşturduğu katmanlı bir akışa dönüşüyor.

Unison. Fotoğraf: Murat Dürüm

Peki bugünün balesi nasıl nefes alır?

Peki bugünün balesi nasıl nefes alır? Bir kurum ne zaman risk alır? Ne zaman kendi formunu korumakla onu dönüştürmek arasında bir denge kurmaya karar verir? İDOB Baş koreografı Ayşem Sunal Savaşkurt önderliğinde hazırlanan “Momentum”, bale topluluğun klasik repertuvar geleneğini sürdürürken, eşzamanlı olarak modern ve neoklasik üretimlere alan açtığının bir göstergesi. Savaşkurt, günümüzde modern ve neoklasik yorumlamaların bir seçenekten çok gereklilik olduğunu öne sürüyor. Sanatçıların ve seyircilerin merakını canlı tutarken farklı teknikleri harmanlayabilme açısından bunu elzem buluyor. Sunal’ın “Ben dinamik bir gece istedim. Günümüze uygun, 2026’ya uygun. Hem geleneğimizi tutarak hem yaratıcılıkları üzerine koyarak hem de dört ayrı vizyonla bu bağlama ulaştık” sözleri, yukarıda sorduğum sorulara verilen en samimi yanıt belki de.

Farklı koreografiler arasındaki geçişler, uzun tartışmalar sonunda “sessiz rehber” olarak adlandırılan iki sanatçının rolü ile kurulmuş. Bu tercih, eserleri birbirine ekleyen teknik bir çözümden ziyade akşamın ritmini taşıyan görünmez bir omurga işlevi görüyor. Bir parçadan diğerine geçen anlardaki olası kopuş hissini engelleyerek, yön değiştiren bir akışa dönüştürüyor. Bu sayede program kesintiye uğramıyor. Aksine, izleyici farkına bile varmadan bir dünyadan diğerine dahil ediliyor.

Interwoven

İçe içe geçmiş, birbirine karışmış, bağlantılı veya beraber dokunmuş olarak Türkçe’ye çevrilen “Interwoven”ın anlamı, koreografide tezahür ediyor. 2006’dan beri İDOB’da çeşitli balelerde sahne almış koreograf Deniz Özaydın, “Interwoven”ın anlamının aradığı konsepte en uygun kelime olduğunu söylüyor. Gerçekten de geçişlerin birbiri içinde eridiği, sınırların belirsizleştiği, her şeyin iç içe geçtiği bir dramaturjik yapı çıkıyor karşımıza. Eser, akşamın daha başında seyirciyi yerinden eden bir jestle açılıyor: Müzik başlıyor ama bedenler bekliyor. Özaydın’ın sözleriyle bu tercih “biraz da protesto gibi: Alışılanların aksine güçlü bir müzik sırasında sadece durma fikri”. Bu durağanlık anında sahne daha da dikkat çekici oluyor. Seyirci, o sırada müziğin ne kadar güçlü olduğunu duymaya davet ediliyor. “Sadece müziği duyalım çünkü başladıktan sonra durmayacağız” diyor Özaydın. “ En azından başında bir duralım”. Yani aranızda ee hadi ne oluyor, niye başlamıyor gibi bir yaklaşımı olan olursa, mesele biraz da o rahatsızlık hissini yaratmakmış aslında.

Bu ilk şaşırtma, eserin geri kalanında kurulacak akışın da ipuçlarını veriyor. Özaydın’ın hayal ettiği yapı, “bütün ge­çişlerin fark edilmeden birbirine bağlan­dığı” bir süreklilik üzerine kurulu. Lakin Özaydın, bu hikâyeyi bireyler üzerinden kurmaktan kaçınıyor: “İlişkileri kişiler üstünden değil, akış sırasında birbirini istemsizce etkileyen bir bütün üzerinden anlatmak istedim.” Bu nedenle sahnede izlenen şey tekil anlatılar değil, sürekli dönüşen bir ilişkiler ağı. Bu ağın içinde denge, planlanan ya da zorlanan bir sonuç olarak değil, zamanla oluşan bir durum olarak beliriyor. “Denge ve uyum, zorla yaratılan bir süreç olamaz. Bazı şeyler için çabalarız ama denge kendiliğinden oluşur,” diyor Özaydın. Kurguda da bu fel­sefeyle ilerlemeye çalışmış. Kendisinin bu yaklaşımı sahneye de aynı doğallıkla yan­sıyor. Beklenmedik geçişler, kesişen yollar, anlık temaslar… “Özenle kurgulanmış ama zorlanmadan bir uyum oluşturmuş” anlamını yansıtmak istemiş Özaydın. “Tıp­kı hayatın akışı gibi”.

Kurgu

Türkiye’de bale topluluklarına sayısız katkısı bulunan Çiğdem Erkaya Öztürk’ün “Kurgu”su ise belki de akşamın en büyüle­yici evreni. Öztürk, eseri “dantel örer gibi” oluşturduğunu söylerken, aslında hem fi­ziksel hem de sahne tasarımı olarak ilmek ilmek işlenmiş bir dünyadan bahsediyor. “Dramatürjisiyle ve fantastik öğeleriy­le çok katmanlı, çok mistik bir dünya kurmak istedim” diyerek açıklıyor üretim sürecini. “Bu dünyayla hiç bilmediğimiz o dünya arasındaki bağı” arayan, neredeyse metafizik bir araştırma alanı.

Antonio Vivaldi ve Johann Sebastian Ba­ch’ın tanıdık müzikal dokusu, Öztürk’ün evreninde kesinlikle güvenli bir zemin olmuyor bize. Çünkü müziğin aşinalığı ile sahnedeki görüntünün farklılığı arasın­daki gerilim, izleyicinin algısını sürekli ambale ediyor. Öztürk’ün tiyatral anlatıya olan ilgisi burada belirginleşiyor. “Tiyat­ral anlatımların yüz ifadeleriyle ve bale sanatçılarının bedenleriyle dışa vurumu benim için çok kıymetli, aynı zamanda önemliydi. Daha primitif, daha amorf yapıyı insanların vücudunda çok beğeniyorum” diyor. Bu yaklaşım, eserin görsel dünyasında da karşılık buluyor. Arka planda projekte edilen videolarda sahne önce ağaç imgeleriyle donatılıyor sonra denizanası gibi formlara dönüşüyor. Doğa, bilinçdışı ve hayal birbirine karışı­yor. “Bazen sadece vücut yetmiyor” diyor Öztürk. “Başka öğelerle bu fantaziyi, bu fantastikliği ve bu mistizmi anlatmanın yollarının düşündüm”. Öztürk’ün betim­lediği bu mistik alan, “gerçek ve başka zaman” arasında bir yerde konumlanıyor. Bu alanın temsilleri olan rüyalar, korkular, bastırılmış duygular ve bilinçdışına ait imgeleri harmanlayarak sahnede bizim için kurguluyor.

Köçekçe: Bir Rapsodi

Programın tarihsel ve kültürel açıdan en dikkat çekici seçimi Alper Marangoz’un “Köçekçe: Bir Rapsodi”si. Marangoz, İstanbul Devlet Opera ve Balesi Modern Dans Topluluğu’nda yetişmiş bir sanatçı olarak bir klasik bale topluluğu için ilk defa eser yaratmış. Ulvi Cemal Erkin’in çok katmanlı “Köçekçe”si üzerine kurulan eser, folklorik bir formu doğrudan yeniden üretmek yerine, onun enerjisini, ritmik kırılmalarını ve parçalı yapısını modern bir sahne diline tercüme etmeye çalışıyor. Marangoz, “geleneği sabit bir şey olarak değil, yaşayan ve dönüşen bir yapı olarak” ele aldığını söylüyor. “Benim için mesele, geleneği olduğu gibi tekrar etmek değil; onun bugündeki karşılığını, bugünün bedeniyle yeniden duymak ve görünür kılmak.” Kendi geçmişi bu noktada oldukça belirleyici. “Halk dansları kökenli olduğum için o dünyayı da sahneye taşıyorum” diyor.

Çalışmasında bale adımlarıyla halk danslarının nüanslarını birleştirmiş, bunu yaparken de Köçekçe’nin rapsodi yapısına gösterdiği ehemmiyet gözden kaçmıyor. Marangoz’un ifadesiyle mesele “hareke­tin kendisi değil, hareketin oluşturduğu enerji, aura.” Bu yaklaşım, koreografiyi müziğin birebir karşılığı olmaktan çıkarıp, onunla paralel ilerleyen bir araştırma alanına dönüştürüyor. Nitekim “Köçekçe”­nin çok katmanlı yapısı da bu araştırmayı zorlaştıran bir unsur: “Ya tek bir ritmi takip edeceksiniz ya da içindeki diğer öğeleri. Ama geneline baktığınızda müzik o kadar güçlü ki, karşılığını bulamıyorsu­nuz”. Bu itiraf, Ulvi Cemal Erkin’i yorum­lamanın ne kadar meşakkatli olduğuna ve ne derece bir öznellik gerektirdiğine atıfta bulunuyor. Marangoz’un sahnesi bu nedenle büyük anlatılar kurmaktan çok, kesişen yoğunlukların akışı üzerinden kurgulanıyor. “Anadolu’nun üzerinde ge­zen bir kuş gibi,” betimliyor perspektifini. “Bazen müzik bedeni sürüklüyor, bazen de beden müziğin içindeki ritimleri yeniden yorumluyor. Bu karşılıklı etkileşim, eserin dinamiğini oluşturuyor.”

Marangoz, “bu benim için bitmiş bir eser değil” derken, sürecin hâlâ devam ettiğini, hatta devam etmesi gerektiğini ima ediyor. Bu haliyle bile eser, yalnızca geleneğe bakan değil, onunla birlikte evrilen bir yapı öneriyor. “Momentum”un genelinde hissedilen o süreklilik, devamlılık hissi de belki burada en açık biçimde, bitmemişlik duygusu ile kendini gösteriyor. İnsan, Türkiye’de yetişen sanatçıların daha neler neler yaratabileceğini merak ediyor çünkü.

Dört eser yan yana geldiğinde, “Momentum” başlığının yalnızca bir çatı değil, aktif bir okuma biçimi önerdiği daha net hissediliyor. Her koreografi kendi iç ritmini, kendi sesini kurarken; kolektivite ile bireysellik, yapı ile akış, kontrol ile sezgi arasında gidip geliyor. Marangoz’un da belirttiği gibi, “herkes ivmesini başka bir yerden alıyor”. Kimi müzikten, kimi bir duygudan, kimi bir durumdan. Bu farklı kaynaklar bir araya geldiğinde ise ortaya tekil bir anlatı değil, izleyicinin ancak tüm akşamı deneyimledikten sonra kavrayabileceği bir öznellik silsilesi ortaya çıkıyor. “Momentum”, burada nefes alan, yön değiştiren, bazen duran ama eninde sonunda bir yere doğru ilerleyen; günümüzde aslında bir hayli ihtiyaç duyduğumuz bir birliktelik ve hareketlilik hâlini betimliyor. Bu hareketin nereye varacağı henüz belli değil ama tam da bu belirsizliğin merakı onu izlemeye değer kılıyor.

Unison

Ebru Cansız’ın eserinin adı olan “unison” kavramı, müzikte farklı seslerin aynı anda tek bir ses gibi duyulmasını ifade eden bir terim aynı zamanda. Çevirilerde sıkça kullanılan bazı diğer anlamları da uyum, birlik, ahenk ve anlaşma. Toparlayacak olursak teksesli uyum diyebiliriz. Cansız’ın “Unison”u bu anlamları alıp kolektif bir yoğunluğa taşıyor. “İçimizde hissettiğimiz bir kadın hikâyesi” olarak koreografiyi tanımlayan Cansız, çarpıcı çıkış noktasının üzerinde duruyor: “Üzerimize dayatılmış davranış kalıplarını, toplumsal şablonları kırmaya çalıştığımız bir dönemde, o kibar ve naif hareketlerin içinde, içsel güçlerini, kadınsı güçlerini, varoluşsal güçlerini sorgulayan bir yapı kurmak istedim.”

Yıllarca İDOB bünyesinde solist dansçı olarak birçok seçkin koreograf ile çalışmış olan Cansız, 2008’de koreograflık çalışmalarına başlamış. Aynı zamanda İDOB ve Modern Dans Topluluğu’nda eğitmenlik yapıyor. Camille Saint-Saëns’ın müziği eşliğindeki “Unison” koreografisi, balerinlerin point üzerindeki kırılgan gözüken hareketleriyle içsel güçleri arasındaki gerilimi sorguladığı bir eser olarak ortaya çıkmış. Teknik olarak bale temelli başlamış ama içerisine yerleştirilen daha modern, çağdaş, progresif adımlarla nasıl kırabiliriz diyerek inşa edilmiş. Cansız, yaratıcı sürecinin katalizörlerinden biri olarak da Harriet Lerner’ın öfkeyi, yıkıcı bir güçten ziyade yapıcı bir araç olarak konumlandırmayı öğreten psikoloji kitabı “Öfkenin Dansı”nı zikrediyor. Bastırılmış öfke, toplumsal kalıplar ve olması gerekenler zinciri, sahnede dalga dalga yayılan bir hareket diliyle çözülmeye başlıyor. Bu dalgasal devinim, bireysel bir kıvılcımın kolektif bir sese dönüşmesini temsil ediyor. “Bir kişinin cesaretlendiği, ardından iki, ardından üç kişinin cesaretlendiği bir dünyaya geliyoruz. Ve bu birliktelik bir ses olmaya başlıyor” diye tarif ediyor Cansız. “Bu hareketi başlatan ve onun peşinden süregelen insanların varoluşsal gücünü temsil ediyor diyebilirim.”

SahnedenKültür-SanatsanatGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper