“NHK Collection for Lidice” sergisi, 9 Haziran’da Lidice Sanat Koleksiyonu Galerisi’nde sanatseverlerle buluşuyor. Çekya’daki Lidice Anıtı bünyesinde faaliyet gösteren Lidice Sanat Koleksiyonu (LAC), bu sergide Huma Kabakcı’nın yönettiği Nahit & Huma Kabakcı Koleksiyonu’ndan (NHK Collection) seçilmiş 65 eseri ilk kez izleyiciyle paylaşıyor. Seçki, Türkçe konuşulan coğrafyalardan sanatçılara ait eserleri bir araya getirirken, hem bu coğrafyanın çağdaş sanat üretimine görünürlük kazandırmayı hem de farklı kuşaklar ve kültürler arasında yeni bir diyalog alanı oluşturmayı amaçlıyor.
“NHK Collection for Lidice” başlıklı sergi, iki farklı koleksiyonun hafıza, dayanışma ve sanat üzerinden kurduğu organik bir karşılaşmayı görünür kılıyor. Bu buluşmanın arkasında kişisel bir küratoryal merak kadar kurumsal hafıza ve tarihsel duyarlılık da yer alıyor. Çekya’daki Lidice Anıtı’nın travma, yıkım ve dayanışma üzerine kurulu hikâyesi ile Türkçe konuşulan coğrafyalardan beslenen NHK Koleksiyonu’nun tematik odağı, sergiyi aynı zamanda ortak deneyimler etrafında şekillenen bir diyalog alanına dönüştürüyor. Hafıza, kimlik, göç ve aidiyet gibi temalar etrafında örülen bu seçki, izleyiciyi farklı tarihsel bağlamların kesiştiği açık uçlu bir okuma alanına davet ediyor.
Serginin detaylarını Huma Kabakçı’yla konuştuk.

Gia Gugushvılı, “Untitled”,2009, tuval üzeri akrilik ve yağlı boya, 101 x 80 cm. NHK Collection tarafından bağışlanmıştır, 2025. Sanatçı ve Lidice Art Collection izniyle
Elif Onay: NHK Collection’dan 65 eseri Lidice Sanat Koleksiyonu’na bağışlama fikri nasıl ortaya çıktı?
Huma Kabakçı: Fikir, son derece organik ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıktı. Yaklaşık üç-dört yıldır NHK Koleksiyonu’nu yeni adı ve kurumsal kimliğiyle kamuoyuna açmayı ve koleksiyondan bir bağışta bulunmayı düşünüyordum; ancak nereden başlayacağımı bilmiyordum. Lidice Sanat Koleksiyonu’nun küratörü Miloslav Vorlíček ile yaptığım sohbet ve kurumun misyonunu daha yakından tanıma fırsatı bulmam, bu konudaki ilgimi artırdı.
Lidice'nin hikâyesi bu bağışı benim için çok daha anlamlı kıldı. Köy 1942'de Nazi güçleri tarafından yok edildikten sonra koleksiyon, 1960'larda Sir Barnett Stross'un öncülüğündeki "Lidice Shall Live" dayanışma hareketi içinde doğdu ve tamamen bağışlanan eserlerden oluşan, hafıza ve dayanışma temelli bir kamu koleksiyonuna dönüştü. Bugün Gerhard Richter, Joseph Beuys, Mona Hatoum ve VALIE EXPORT gibi sanatçıların eserlerini barındırıyor. Bu noktada, koleksiyonun en büyük bağışçısı ve danışma kurulu üyesi olan efsanevi Alman galerici ve küratör René Block'un varlığı benim için ayrıca anlamlıydı. Block daha 1967'de Batı Berlin'deki galerisinde, Almanya'nın Nazi geçmişiyle yüzleşen "Hommage à Lidice" sergisini düzenleyerek koleksiyonun temellerine katkıda bulunmuştu. Uzun yıllardır Türk çağdaş sanatının güçlü bir destekçisi olması da NHK bağışıyla doğal bir bağ kuruyordu.
Babamın koleksiyonu, yıllar içinde güçlü bir bölgesel duyarlılıkla şekillenmişti; odağında Türk dilli coğrafyalar, post-Sovyet dünya ve Balkanlar yer alıyordu. Lidice Koleksiyonu’nda hâlihazırda temsil edilen bir ya da iki Çek sanatçının bizim koleksiyonumuzda da bulunması, iki koleksiyon arasındaki bağı hesaplı bir tercihten ziyade son derece doğal ve organik kıldı. Eserleri özel bir koleksiyonun sınırlarından çıkarıp ortak bir kamusal hafızanın parçası hâline getirmek ise, babamın sanatı kuşaklar ve coğrafyalar arasında empati, diyalog ve dayanışma kuran bir köprü olarak gören vizyonunu yaşatmanın benim için anlamlı bir yolu oldu.
Farklı tarihsel ve kültürel arka planlardan gelen sanatçıları Lidice’de bir araya getirirken nasıl bir ortak zemin kurmayı hedeflediniz ve bu kültürlerarası temasın hangi tür diyalogların önünü açmasını umuyorsunuz?
Ortak zemini illa coğrafyada değil, temalarda aradım. Seçtiğim sanatçılar birbirinden çok farklı tarihsel ve kültürel arka planlardan gelseler de büyük çoğunluğu aynı meseleleri paylaşıyor: hafıza, kimlik ve aidiyet. Kimi savaştan geriye kalan izleri, kimi göç ve yerinden olma deneyimini, kimi de diasporada kimliğin nasıl yeniden kurulduğunu işliyor. Bu temalar, yıkımın ardından hafıza ve dayanışma üzerine kurulmuş bir kurum olan Lidice'nin kendi hikâyesiyle doğrudan örtüşüyordu. Beni yönlendiren nokta da buradan doğdu: Gülsün Karamustafa gibi, hafıza ve kimlik meseleleriyle derinlemesine ilgilenen sanatçıların hem Lidice'de hem de bizim koleksiyonumuzda yer aldığını gördüğümde, seçkiyi iki koleksiyonun zaten buluştuğu bu kesişme noktalarından yola çıkarak kurmaya karar verdim. Aynı duyarlılığı paylaşan ama Lidice'de henüz temsil edilmeyen isimleri de bu zemin üzerine ekledim; örneğin, koleksiyonlarında Türki Cumhuriyetler ‘den pek sanatçı bulunmadığını fark etmiştim, ancak yine temalara odaklanmaya çalıştım.
Umudum, bu kültürlerarası temasın milliyet ya da köken üzerinden değil, ortak insani deneyimler üzerinden bir diyalog açması. Türki dilli coğrafyalardan, post-Sovyet dünyadan ve Balkanlar'dan gelen eserlerin, Orta Avrupa'nın hafıza kültürüyle yan yana geldiğinde birbirini nasıl okuyacağını merak ediyorum. Bu karşılaşmanın katı ya da didaktik olmasını istemiyorum; ziyaretçilerin eserleri özgürce yorumlayıp kendi bağlantılarını kurabilecekleri, açık uçlu bir alan olmasını diliyorum.
Bu seçkinin Lidice’de izleyiciyle buluşması eserlerin okunma biçiminde sizce nasıl yeni katmanlar açıyor?
Bana kalırsa ilk ve en temel katman, eserlerin nihayet görünür hâle gelmesinden doğuyor. Bu yapıtlar yıllarca geçici kurumsal sergiler dışında bir depoda, yalnızca birkaç kişinin görebildiği özel bir alanda duruyordu. Lidice'de izleyiciyle buluşmalarıyla birlikte ilk kez gerçek anlamda kamusal bir hayata kavuşuyor, çok daha geniş ve uluslararası bir seyirciye açılıyorlar. Bir eserin anlamı yalnızca üretildiği anda değil, izleyiciyle her karşılaşmasında yeniden kuruluyor; dolayısıyla depodan çıkıp seyircinin önüne çıkmaları, başlı başına yeni bir okuma katmanı açıyor.
Üstelik bu karşılaşma sıradan bir sergi mekânında değil, kendi yıkım ve dayanışma hafızasını taşıyan bir yerde gerçekleşiyor. Türkiye'de ya da Kafkasya'da üretilmiş; göç, hafıza ya da kimlik üzerine bir eser, Lidice'nin tarihiyle ve Gerhard Richter, Joseph Beuys ya da Mona Hatoum gibi isimlerin yapıtlarıyla yan yana geldiğinde bambaşka yankılar kazanıyor. İzleyici de kendi geçmişini ve bağlamını bu okumaya katıyor. Benim için asıl değerli olan da bu: eserler artık tek bir hikâyenin değil, üst üste binen pek çok hikâyenin içinden okunabiliyor.
Bu bağışın ardından NHK Collection’ın uluslararası alandaki yeni hedefleri neler?
Açıkçası, bunu büyük ölçüde zaman gösterecek. Bu bağışı katı bir stratejinin değil, organik bir sürecin parçası olarak görüyorum. Lidice ile kurduğumuz bağın benzer iş birliklerinin önünü açmasını ve koleksiyonun farklı coğrafyalarda yeni izleyicilerle buluşmasını elbette umuyorum. Ama bunu önceden çizilmiş bir hedefler listesi gibi değil, doğru karşılaşmalar ortaya çıktıkça ilerleyecek bir yolculuk olarak görüyorum.
NHK Koleksiyonu kendi içinde nasıl bir küratoryal yaklaşım benimsiyor ve koleksiyondaki eserler birbiriyle nasıl bir ilişki kuruyor?
Koleksiyonun küratoryal omurgası coğrafyadan çok temalar üzerine kurulu. Babamın 1980'lerden itibaren oluşturduğu yapı, ilk bakışta birbiriyle ilgisiz görünen, farklı ülkelerden ve kuşaklardan sanatçıları yan yana getiriyor. Ama bu eserleri bir araya getiren şey Turk-i Cumhuriyetler kapsamından öte, ortak meseleler: hafıza, kimlik, göç, aidiyet ve yerinden olma. Bu yüzden koleksiyon içindeki ilişki, başka türlü asla aynı mekânda buluşmayacak sanatçılar arasında beklenmedik diyaloglar doğuruyor.
Babamın vefatından sonra bu mirası kendi küratoryal ilgilerimle genişletmek istedim.
Özellikle koleksiyondaki kadın sanatçıların sayısını artırmaya, resmin yanı sıra farklı malzeme ve tekniklerle üretilmiş işlere alan açmaya ve daha küçük ölçekli, daha samimi eserleri dahil etmeye özen gösterdim. Bu seçimler koleksiyonu hem çeşitlendirdi hem de babamın kurduğu diyaloğu yeni seslerle sürdürmemi sağladı. Sonuçta koleksiyon benim için tamamlanmış bir arşiv değil, her kuşakta yeniden konuşan, yaşayan bir bütün.

