Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sinema
Haber

‘Asıl belirleyici olan, arayışın kendisi’

Kısa filmleri dahil, neredeyse ödülsüz filmi bulunmayan İlker Çatak, 2024’te Oscar’da yarıştıktan sonra bu yıl da Berlinale’de Altın Ayı’yı aldı. Sarı Zarflar Türkiye’de vizyona girerken, İlker Çatak sorularımızı cevapladı.

Aysun Öz
20 Nisan 2026
Fotoğraf: Johannes Duncker

Fotoğraf: Johannes Duncker

Neredeyse ödülsüz filmi yok. İki yıl önce “Öğretmenler Odası” filmiyle Almanya adına en iyi yabancı film dalında Oscar’da yarıştı. Yaşadığı Almanya’da Berlin Film Festivali’nde en iyi film dalında Altın Ayı almak, İlker Çatak için şaşırtıcı değildi belki... Ama Emin Alper’in “Kurtuluş” filmiyle birlikte Türkiye’den iki yönetmen ve iki hikâyenin en iyi film ve büyük jüri ödüllerini, Altın ve Gümüş Ayı almaları beklenmiyordu. Sinemamız açısından çok özel, tarihi bir geceydi.

Merakla beklenen “Sarı Zarflar” Türkiye’de vizyona girdi. Ankara’da tanınan sanatçı bir çift, Derya ve Aziz’in hayatlarında geri dönülemez bir kırılmaya yol açacak yeni oyunlarının prömiyer gecesiyle başlayan Sarı Zarflar’da, işlerini ve evlerini kaybeden çiftin 13 yaşındaki kızları Ezgi ile birlikte İstanbul’a, Aziz’in annesinin yanına yerleşmek zorunda kalmalarını ve yaşam mücadelelerini izliyoruz. Aziz taksicilik yaparak ayakta kalmaya çalışırken etik değerlerinden ödün vermemeye kararlı. Derya ise aileyi içinde bulundukları durumdan çıkaracak bir çözümün peşinde, ama kendini zor bir kararın eşiğinde buluyor. Şartlar giderek zorlaşırken, bir de çocuk yetiştirmek zorundaysan, etik değerlerden ödün vermek ya da vermemek mesele olur!

Hikâye çok tanıdık. Zaten Türkiye’de geçiyor. Ancak Türkiye’de değil Almanya’da çekiliyor ki bu da konunun evrenselliğini anlatmak açısından iyi fikir. İlker Çatak bunu niye tercih ettiğini de güzel tarif ediyor. Lafı daha fazla uzatmayayım, İlker Çatak anlatsın.

AYSUN ÖZ: Sarı Zarflar çok soru soran, sorduran bir film ve zaten sizin sinemanız soru sormayı seviyor? Fimleriniz kafanızda oluşurken de aynı sorularla mı başlıyorsunuz?

Genelde bu hayatta bir şeyleri kurcalayan bir meseleden yola çıkarak üzerine düşünmeye başlıyorum. Filmi yaparken elbette bu soruların şekli değişebiliyor, insanlarla konuştukça bakış açıları da zenginleşiyor. Sarı Zarflar’ı düşünürken evlilik üzerine sorularım vardı. Evliliğin toplumdaki konumu ve getirdiği performatif yönleri... Aynı zamanda toplumun siyaset sonucu bölünmesi kurcalıyordu beni epeydir. Bu iki konuyu bir araya getirdik. Enis (Köstepen) ve eşim Ayda (Meryem Çatak), hem siyaseti hem evliliği konuşabildiğim iki çok değerli yazar. Yanımda olmaları ayrıca keyifli kıldı bu süreci.

‘Kesin cevaplardan kaçınıyorum’
Cevaplar önemli mi? Şöyle de sorabilirim: Yönetmenin cevap vermesi önemli mi, cevap vermeli mi?

Bence seyirci cevapları kendi bulmalı. Bu, filmin seyirci üzerindeki etkisini her zaman daha kalıcı kılıyor. Sinemanın benim için en kıymetli taraflarından biri de bu; tek bir doğruyu işaret etmektense izleyenin kendi deneyimiyle tamamlayabildiği bir alan açmak. Kesin cevaplardan kaçınıyorum, hem sinemamda hem de hayatta. Kendimi ve bildiklerimi her daim sorgulamak benim için bir yaşam biçimi. “Ben bilirim” iddiası bana hep basite indirgemeci gelmiştir, çünkü asıl besleyici olanın o kesinlik değil, arayışın kendisi olduğunu düşünüyorum.

Fimlerinizde, Sarı Zarflar’da da sistem ve birey çatışması önde, ama detaylara indikçe bireyler, hatta aynı safta bulunanlar ve eşler de çatışmaya başlıyor. Zamanımızın portresini de iyi çiziyorsunuz.

Bunun takdirini seyirciye bırakmak isterim ama tabii ki dünyamızı ve zamanı mızın ürettiği çatışmaları yakından takip eden biriyim. Bu da doğal olarak hayata bakışımı şekillendiriyor ve sonuç olarak perdeye yansıyor.

‘Batılı seyirciye konfor sunmak istemedim’

Sarı Zarflar’da yaşanan olaylara kuşakların verdiği tepkiler gibi, kadın ve erkekler de farklı davranıyor. Derya’nın bir anne olarak çocuğunun geleceğinden endişelenip baskıya karşı boyun eğmesi üzerinden, kadın karakteriyle ilgili neyin altını çizmek istediniz?

Bir yandan baskıya boyun eğiyor, diğer yandan kendi iradesiyle hareket ediyor ve belli bir anlamda ataerkil düzene karşı da duruyor. Ailenin geçimini üstlenen kişi haline geliyor ve böylece toplumsal cinsiyet rollerini tersine çeviriyor. Bu yüzden onun eyleminde bir başkaldırı da görmek gerekir.

Filmi Türkiye’deymiş gibi Almanya’da çekme fikri izleyene pek çok noktada iyi geliyor. Sinemanın gücünü ve yönetmenin atmosfer yaratma maharetini ortaya koyuyor. Siz hangi açılardan rahat ettiniz ve filme zenginlik kazandırdığını düşünüyorsunuz?

Bu hikâyenin evrensel bir mesele olduğunu düşünüyorum. Derya ve Aziz’in yaşadıklarını insanlar tarihte farklı biçimlerde, farklı bağlamlarda deneyimlemişlerdir. Özellikle Avrupa ve “Batılı” diye adlandırdığımız seyirci kitlesine, bunun yalnızca “Türkiye’de yaşanan bir hikâye” olarak okunması gibi bir kolaylık sağlamak istemedim. Çünkü parmak hep dışarıyı gösterdiğinde; ki Batı insanında bunun bir alışkanlık olduğunu düşünüyorum, insan kendi payını görmezden gelebiliyor. Böylece karşısındakini eleştirerek kendini daha doğru, daha üstün bir yerde konumlandırma imkânı buluyor. Bu konforu onlara tanımak istemedim.

İyi film yapmak için dijital enstrümanlara ve öyle acayip dev rakamlara da ihtiyaç yok sanki, diye de düşündüm filmi izlerken… İyi yönetmen, oyuncu, mekân ve ekiple oluyor bu iş… Ne dersiniz, nereye kadar geçerli benim bu naçizane tezim?

Çok geçerli. Teknik imkânlar ve büyük bütçeler elbette olanakları genişletir ama tek başına iyi film üretmez. Örneğin “Öğretmenler Odası” daha düşük bütçeyle çekilen bir filmdi ve bütün dünyada insanların ruhuna dokundu. Asıl belirleyici olan şey iyi bir fikir ve ortaya konulan samimiyet oluyor.

‘Özgü Namal ile daha birçok film yapabileceğim bir yol arkadaşı buldum’

Özgü Namal’ı yıllarca izlemeyen seyirci, acayip bir oyuncuyla karşılaşmış gibi hissetti. Elbette tüm oyuncular çok iyiydi ama Özgü’nün sinemadan uzak kaldığı zaman uzundu. Özgü Namal’a nasıl karar verdiniz? Onun tepkisi, ilgisi nasıldı?

Özgü Namal’ı yıllarca izlemeyen seyirci, acayip bir oyuncuyla karşılaşmış gibi hissetti. Elbette tüm oyuncular çok iyiydi ama Özgü’nün sinemadan uzak kaldığı zaman uzundu. Özgü Namal’a nasıl karar verdiniz? Onun tepkisi, ilgisi nasıldı?

Bu yıl Berlinale’nin İsrail konusundaki tutumu ve sizin Altın Ayı ve Emin Alper’in Gümüş Ayı’yı alması konusunda neler söylersiniz? Berlinale ile ilgili “Farkında bile değiller, hepimiz -ve elbette buna kendimi de katıyorum- artık Berlinale’ye asla film göndermeyiz’’ dediğinizi okumuştum. Orada olaylar nasıl gelişecek sizce?

Alman hükümetinin İsrail konusundaki tutumu uluslararası kamuoyunda tepkiyle ve anlayışsızlıkla karşılanıyor. Berlinale, tam da bu tür uluslararası sesleri bir araya getiren bir festival olduğu için bu çeşitliliğe alan açmak durumunda. Bu durum bazı politikacıların hoşuna gitmiyor, çünkü ortak oldukları suçu yüzlerine vuruyor. Festival, konuklara ve sinemacılara kendilerini özgürce ifade edebilmeleri için elinden geleni yaptı. Bu nedenle Tricia Tuttle’a ve ekibine büyük saygı duyuyorum. Yukarıdan gelen baskıyı bize hissettirmediler. Ama eğer bu düzen değişir ve ifade özgürlüğü siyasi müdahalelerle engellenirse, birçok meslektaşım gibi ben de bir daha film göndermem. Bu durumda festival zedelenir ve anlamını yitirir. Bunun olmaması için sektör olarak hep birlikte mücadele ediyoruz.

SinemaBerlinaleFilmGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper