Brüksel, 2026 yılında Avrupa’nın kültür haritasında yeniden konumlanıyor. Kasım ayında açılacak KANAL–Centre Pompidou, eski bir Citroën garajının 40 bin metrekarelik alanında, 230 milyon Euro bütçeyle şehrin modern ve çağdaş sanata adanmış ilk büyük ölçekli kurumunu hayata geçirecek. Açılışta Centre Pompidou Paris koleksiyonundan 350 eserlik bir sergi planlanıyor.
Ancak Brüksel’in asıl ilginç dönüşümü kurumsal ölçeğin dışında, daha ince bir damardan ilerliyor. Mart ayında dokuzuncu edisyonunu gerçekleştiren Collectible fuarı, 110 katılımcıyla Espace Vanderborght’ta koleksiyonluk tasarımın (collectible design) uluslararası buluşma noktası olmayı sürdürüyor. Aynı hafta Lionel Jadot’nun kurucusu olduğu Zaventem Ateliers, 1930–34 yılları arasında inşa edilen Art Deco başyapıtı Villa Empain’ı 32 tasarımcı ve sanatçıyla birlikte “yaşanan bir eve” dönüştürdü. Tasarımcılar yalnızca sergilemedi, mekânda çalıştı, yemek yaptı, üretti. Ve Grand Sablon’daysa, 2024’ten bu yana iddialı biçimde yükselen bir galeri, “collectible design” kavramını temelden sorgulayan bir yapıyla dikkat çekiyor: Objects with Narratives.
Tasarımcılar için, tasarımcılar tarafından
Objects with Narratives’in (OWN) hikâyesi, klasik bir galeri kuruluş anlatısından farklı. İki kardeş (Nik ve Robbe Vandewyngaerde) mühendislik ve mimarlık eğitimlerinin ardından Herzog & de Meuron ve OMA gibi dünya çapındaki ofislerde deneyim kazanmış isimler. Üçüncü kurucu ise finans ve satış geçmişine sahip Oskar Eryatmaz. Üçünün buluştuğu nokta, sektörün uzun süredir es geçtiği bir soruna dayanıyor, bağımsız tasarımcıların üretimden ihracata, hukuktan satışa kadar yaşadıkları yapısal yalnızlık...
Vandewyngaerde kardeşler bizzat tasarımcı olarak bu zorlukları yaşamış, ardından aynı sorunun sektördeki pek çok bağımsız isim için de geçerli olduğunu fark etmişler. OWN bu boşluğu doldurmak üzere kuruldu; yalnızca estetik bir vitrin değil, tasarımcının üretimden koleksiyonere uzanan tüm sürecine eşlik eden bir ekosistem. Galeri, temsil ettiği sanatçılar için atölye üretiminden nakliyeye, telif haklarından fuar lojistiğine kadar uzanan çok katmanlı bir destek yapısı sunuyor.
Objects with Narratives’in basın ve operasyon koordinatörü Aleksandra Czepinska şöyle anlatıyor: “Her sanatçıya derinlikli ve kesintisiz ilgi ayırabilmek için az sayıda isimle çalışıyoruz. Bu nedenle aşırı üretim yapan, birden fazla galeriyle aynı anda çalışan ya da üretiminin büyük bölümünü fason atölyelere devreden sanatçılarla çalışmaktan genellikle kaçınıyoruz. Hem süreçte hem de ortaya çıkan işte tutarlılığa, odaklanmaya ve bütünlüğe değer veriyoruz.”

Laurids Gallée’nin “Lima Charlie” başlıklı solo sergisi.System 01, 2026. Polimer reçine, alüminyum, 24V led, 210 x 94 x 365 cm. Laurids Gallée izniyle.
Grand Sablon 40: Katmanları olan bir mekân
2024’ten bu yana OWN’in kalıcı mekânı, Brüksel’in tarihi antikacılar ve galeriler bölgesi Place du Grand Sablon’da, 40 numarada yer alıyor. İki bin metrekareyi aşan yapı, tek başına bir sergi mekânı olmanın çok ötesinde bir hafızaya sahip. 1920’lerde Belçikalı kürkçü Raymond Mallien’in satış salonu ve atölyesi olarak inşa edilen bina, sonraki yıllarda bir müzeye, ardından Yves Saint Laurent’in eş kurucularından Pierre Bergé’nin müzayede evine dönüştü. Altın varaklı süslemeler, boyalı tavan panoları, kristal avizeler hâlâ yerli yerinde ve bu durum bugün çağdaş tasarım objelerinin sergilendiği bu mekânda tarihsel katmanlar ile güncel üretim arasında çarpıcı bir gerilim yaratıyor.
OWN’den Aleksandra Czepinska amaçlarını şöyle sıralıyor: “Mekânın özgün düzenini koruyabilmemize arşiv fotoğrafları imkân tanıdı. Galerinin kimilerinin daha az rafine ya da daha endüstriyel bulabileceği bölümleri aslında bütünüyle özgün. Bu üst katlar Mallien’in kürk atölyesi döneminde çalışma alanlarıydı; ham ve işlevsel karakterleri bugün de o tarihe sadık kalıyor.”
Üç katlı bina ofis ve farklı sergi alanlarına ayrılmış durumda. Alt kattaki altın varaklı, avizeli salon neredeyse bir sarayı andırırken, arka bölüm “white cube” formatında tasarlanmış. Bu ikili yapı, küratöryel kararlar için güçlü bir araç sunuyor. Hangi işin tarihsel ağırlığı taşıyan salonda, hangisinin nötr ve çağdaş alanda sergileneceği, objenin kendisi kadar mekânla kurduğu diyalog üzerinden belirleniyor.
Lima Charlie: Işığı sıvıya dönüştürmek
OWN’de yeni bir sergi, galerinin felsefesini somut biçimde okumak için iyi fırsat: Rotterdam merkezli Avusturyalı tasarımcı Laurids Gallée’nin “Lima Charlie” başlıklı solo sergisi, 11 Mart’tan mayıs ayı sonuna kadar Grand Sablon 40’ın “white cube” bölümünde yer alıyor. Sergi adı, pilotların ve askeri personelin telsiz iletişiminde (Alpha, Bravo, Charlie, Delta...) harfleri karıştırmamak için kullandığı NATO fonetik alfabesinde “loud and clear” (yüksek ve net) anlamına gelen koddan geliyor. Gallée’nin işlerinin izleyiciyle kurduğu ilişkiyi bundan daha iyi özetleyen bir ifade bulmak güç.
“İzleyici mekân içinde ilerledikçe, eserler renk geçişleri ve odak kaymaları üzerinden sürekli dönüşüyor. Eserin bütünüyle netleştiği bir bakış noktası yok. Netlik ile muğlaklık arasındaki bu gerilim bir çelişki değil, tam tersine projenin çekirdeği. Bugünün iletişim gerçekliğini yansıtıyor; sinyaller kesintisiz, anlam ise sürekli akış hâlinde” diyor OWN’den Aleksandra Czepinska.
Sergide yer alan beş büyük ölçekli ışık heykeli, pembe, mor ve turuncu tonlarında cilalanmış reçineden üretilmiş. Geometrik formları altyapı elemanlarını, antenleri ve uydu çanaklarını andırıyor. Ancak endüstriyel referanslar Gallée’nin elinde şiirsel bir dönüşüme uğruyor. Reçinenin yarı saydam yapısı, ışığı objenin içinden geçirerek izleyicinin konumuna göre sürekli değişen bir algı deneyimi yaratıyor. Obje sabit duruyor, ama bakış açısına göre sürekli dönüşüyor. AD100 2024 listesine giren ve EDIDA (ELLE DECO International Design Awards) tarafından “Yılın Genç Tasarım Yeteneği” seçilen Gallée, stüdyosunun bugüne kadarki en büyük ışık enstalasyonu olan bu sergiyle OWN’in “obje sabit bir meta değil, dolaşan bir anlatıdır” tezini güçlü biçimde örnekliyor.

