Amerikalı gezi yazarı Rick Steves “Travel as a Political Act” (Bir siyasi davranış olarak yolculuk) adlı kitabında, mantıksız ama sevimli bir anekdot anlatıyor: Bir gün İran’da ‘Amerikalılara ölüm’ yazılı bir billboard’un önünde fotoğraf çektirirken Steves insanların dikkatini çekiyor. Amerikalı olduğunu söylediğinde gördüğü misafirperverliğide anlata anlata bitiremiyor.
İranlılar, “Siyahtan daha kara renk yoktur” derler. Bazen insanın inanası geliyor. Bu sözü, İran sinemasından kalbe dokunan 1999 yapımı “Cennetin Rengi” filminden de hatırlayabilirsiniz. Savaştan önce de İran’a dair güncel algı, çoğu zaman iki baskın çerçeve arasında şekilleniyordu: Bir yanda tarihsel ve geleneksel miras, diğer yanda rejim krizlerinin veya çatışmaların belirlediği güncel başlıklar. Bu ikili okuma biçimi, ülkenin çağdaş kültürel üretimini çoğu kez arka planda bırakıyor. Kendi akademik hayatımda da sık sık üzerine düşünmem gereken meselelerden biri, bölgedeki kültürel üretimin klişelerin ötesinde nasıl ele alınabileceği oldu. Güncel İran sanatına bakarken ne yalnızca miras fikrine ne de yalnızca politik bağlama yaslanmak yeterli oluyor. Mesele, buradaki sanatsal üretimi kendi estetik, kavramsal ve maddi katmanlarıyla ele alabilmek. İstanbul’da, Beyoğlu’nda yeni açılan Shiva Zahed Gallery tam da bu noktada konumlanıyor. Galerinin kurucusu Shiva Zahed ile galerinin kuruluş fikrini, tıp ve koleksiyonerlik geçmişinin bu yapıya nasıl yön verdiğini, açılış sergisi “Echos”u ve İran çağdaş sanatını klişeleri aşarak anlatma arzusunu konuştuk.

Fereydoun Ave, İsimsiz, 2023, tuval üzerine karma teknik
Komşumuz İran’da yaşanan savaşı tüm dünya dikkatle izliyor. İranlı bir sanatçı olarak siz nasıl izliyor, ne hissediyorsunuz? Ayrıca bu ortamın İranlı sanatçılar ve galeriler üzerinde, özellikle üretim, görünürlük ve uluslararası ilişki kurma açısından nasıl etkileri olduğunu düşünüyorsunuz?
İran’la bağı olan herkes için bu an son derece karmaşık ve derinden kişisel. Tanıklık ettiğimiz şey yalnızca jeopolitik bir çatışma değil; aynı zamanda gerçek zamanlı yaşanan insani ve kültürel bir kopuş. Savaş dinamikleri ve iç baskılar nedeniyle İran’da gündelik yaşam giderek daha kırılgan, korku, istikrarsızlık ve özellikle izolasyonla şekilleniyor. 2026’nın başından bu yana internet erişimi ülke genelinde ciddi biçimde kısıtlandı ya da tamamen kesildi; bu da milyonlarca insanı dış dünyadan kopardı. Galeriler kapandı, sergiler ertelendi ya da iptal edildi ve birçok sanatçı artık ne üretebiliyor, ne iletişim kurabiliyor ne de pratiğini uluslararası ölçekte paylaşabiliyor. Sanatçılar için bu yalnızca lojistik değil, aynı zamanda varoluşsal bir kriz. Sanatsal üretim; diyaloğa, etkileşime, görünürlüğe ve dolaşıma dayanır. Bir ülke dijital ve fiziksel olarak izole edildiğinde bu ekosistem çöker. İranlı sanatçıların direncini küçümsememek gerekir. Tarihsel olarak en güçlü sanatsal seslerden bazıları tam da baskı koşulları altında ortaya çıktı. Bugün de sanatçılar, tüm baskıya rağmen, düşünmeye, üretmeye ve yanıt vermeye devam ediyor; çoğu zaman daha içe dönük ve sınırlı imkânlarla. Uluslararası açıdan bakıldığında ise İran dışındaki galerilere ve kurumlara önemli bir sorumluluk düşüyor. Görünürlüğü sürdürmek ve kendilerini temsil etme imkânı bulamayan sanatçıların sesinin küresel ortamda duyulmasını sağlamak. Sonuç olarak bugün risk altında olan şey yalnızca bir sanat çevresinin sürekliliği değil; aynı zamanda kültürel hafıza ve ifade biçimleri...
Shiva Zahed Gallery’e gelirsek, kuruluş fikri nasıl ortaya çıktı?
2007 ile 2017 arasında Tahran’daki Shahid Beheshti Üniversitesi’nde tıp eğitimi
aldım. Meslek hayatımın ilk yıllarında İran ile Afganistan arasında sınır bölgelerinde çalıştım. Ardından Tahran’da kendi kliniğimi kurdum. Ancak bu süreç boyunca sanatla kurduğum ilişki de giderek derinleşti. Koleksiyonerlik, galerilerde geçirdiğim zaman ve hem düşünsel derinlik hem duygusal yoğunluk taşıyan işlere duyduğum ilgi, zamanla benim için merkezi hâle geldi. Shiva Zahed Gallery de bu dönüşümün sonucu olarak ortaya çıktı. Galeriyi ve sanatçıları bölgesel bir çerçevede değil daha geniş ve uluslararası bir çağdaş sanat bağlamı içinde konumlandırmaya çalışan bir platform olarak düşünüyorum.
Tıp, koleksiyonerlik ve görsel kültürle iç içe geçmiş hikâyeniz galerinin kimliğini nasıl şekillendirdi?
Tıp bana dikkatle gözlem yapmayı, yüzeyin ötesini okumayı ve sorumlulukla hareket etmeyi öğretti; bunlar küratöryel düşünceme doğrudan taşınan nitelikler. Koleksiyonerlik ise sezgilerimi şekillendirdi. Yapıtlarla birlikte yaşamak, derinliği, kalıcılığı ve mevcudiyeti fark etmeyi öğretiyor. Galeri de bu iki yaklaşımın kesişiminde işliyor: Titizlik ve sezgi. Sanatçı seçiminden sergi kurgusuna kadar her karar, hem yapısal bir dikkatle hem de duyarlılıkla ele alınıyor.
İstanbul’da galeri açarken İran sanatına dair daha nüanslı bir çağdaş anlatı kurmayı nasıl düşündünüz?
Amacım, redüksiyonist okuma biçimlerinin ötesine geçmekti. İranlı sanatçılar çoğu zaman politik, folklorik ya da egzotikleştirici çerçeveler içinde değerlendiriliyor. Ben ise onları daha geniş bir çağdaş sanat söylemi içinde konumlandırmak istedim. İranlı sanatçılarla başlamış olmam, benim için sınırlayıcı bir çerçeve anlamına gelmiyor. Sanatı, sınırları ve sabit kimlikleri aşan küresel bir dil olarak görüyorum. İstanbul da bu nedenle önemli. Burada sanatçılarla pasaportları üzerinden değil, pratikleri üzerinden karşılaşmak mümkün. Aynı zamanda bazı bölgelerden gelen sanatçıların küresel sanat ortamına katılımını zorlaştıran yapısal koşulların da farkındayım. Erişim sınırlamaları, istikrarsızlık ve altyapı eksikliği gibi nedenler bu süreci etkiliyor. Galeriyi de biraz bu koşullara karşı daha açık ve akışkan bir alan yaratma çabası olarak görüyorum.
Açılış serginiz için Shaqayeq Arabi ve Fereydoun Ave fikri nasıl doğdu?
“Echos”’u tematik bir eşleşmeden çok, kuşaklar arası bir diyalog olarak düşündüm. Fereydoun Ave ve Shaqayeq Arabi zaten uzun yıllardır farklı uluslararası bağlamlarda birlikte sergilerde yer aldılar. Bu nedenle aralarındaki ilişki benim için hem doğal hem de bilinçliydi. İlgimi çeken zamanla gelişmiş bir diyaloğu görünür kılmaktı.
Bu iki sanatçı arasındaki diyaloğu sizin için bu kadar güçlü kılan neydi?
Her iki sanatçı da doğrudan anlatı kurmayan ama varlık ve yoklukla ilişkili hassasiyetler taşıyan işler üretiyor. Fereydoun Ave’nin işleri tarihsel bilinç katmanları taşırken, Shaqayeq Arabi buluntu malzemelerle kırılgan ve neredeyse geçici formlar kuruyor. Bu nedenle aralarındaki ilişki yankı üzerinden işliyor. Ben bu diyaloğu, kalıcılık ile kırılganlık, arşiv ile sezgi arasında işleyen ince bir alışveriş olarak görüyorum.
İran, Türkiye, Körfez ve Avrupa arasında gelişen hangi bölgesel ya da kavramsal konuşmalar size daha anlamlı geliyor?
Bugün en önemli meselelerden biri coğrafi olarak sabitlenmiş anlatıları aşmak. Sanatçılar artık çok daha akışkan ve birbirine bağlı sistemler içinde çalışıyor. Ama onları tanımlayan çerçeveler hâlâ çoğu zaman bölgesel ve sınırlı kalıyor. Beni ilgilendiren, ulusal kimliklerden ziyade ortak maddi, kavramsal ve deneyimler üzerinden gelişen konuşmalar. İstanbul’u bu nedenle “daha geniş bir dolaşım ağının etkin bir noktası" olarak görüyorum.
Küresel sanat dünyası bölgeye daha fazla dikkat gösterirken, sizce hâlâ hangi yerleşik düşünce biçimleri aşılmayı bekliyor?
En yaygın yanlışlardan biri bu coğrafyadan çıkan sanatçıların işlerinin öncelikle politik koşullara yanıt verdiği düşüncesi. Elbette bağlam önemli, ama birçok iş bunun ötesinde biçimsel ve kavramsal düzlemlerde işliyor. Kriz ya da kültürel ötekilik üzerinden kurulan okuma biçimleri, bu üretimlerin karmaşıklığını azaltabiliyor.
Bölgedeki mevcut istikrarsızlık, izleyicilerin İranlı sanatçılarla ve sergilerle karşılaşma biçimini sizce değiştirdi mi?
İstikrarsızlığın algıyı kaçınılmaz olarak biçimlendirdiğini düşünüyorum. Bu durum bir yandan aciliyet duygusu yaratabiliyor, diğer yandan da işleri yalnızca içinde bulundukları koşulların bir yansıması gibi okuma riskini artırıyor. Galerinin açılışının ardından çatışmanın tırmanmış olması serginin algılanışını da etkiledi. Ama sanatın manşetlerin ötesinde deneyimlenebileceği alanları korumanın önemli olduğunu da gösterdi.
İstanbul’daki izleyicinin İran çağdaş sanatı hakkında, manşetlerin aktaramadığı neyi görmesini istersiniz?
İlk olarak İran çağdaş sanatının tek bir anlatıya indirgenemeyeceği. Burası katmanlı, içe dönük ve hem yerel hem de küresel tartışmalarla temas hâlinde bir alan. Manşetlerin çoğu kez aktaramadığı şey, bu işlerin taşıdığı incelik, malzemeyle kurulan ilişki, kavramsal titizlik ve sessiz bir şiirsellik. Benim dileğim, izleyicilerin bu yapıtlarla ön kabullerden uzak bir biçimde karşılaşması ve onları daha geniş bir çağdaş sanat dili içinde değerlendirebilmesi.

