Arama
E-bülten
E-bülten
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Sergiler
Fuarlar
Kültürel Miras ve Müzeler
Sanat 3.0
Sanat Ekonomisi
Sinema
Sahneden
Tasarım
Kitap
Köşe Yazıları
Ajanda
Dükkân
Arama
Sergiler
Haber

Tracey Emin: "Son beş yılda hayatımın geri kalanında yaptığımdan fazlasını yaptım"

Tate Modern, özel hayatının en mahrem ve travmatik detaylarını gözler önüne sermekten hiç kaçınmayan, İngiltere’nin en büyük sanatçılarından biri olan Tracey Emin’in bugüne kadarki en kapsamlı retrospektif sergisine ev sahipliği yapıyor.

Louisa Buck
2 Nisan 2026
Tracey Emin The End of Love, 2024, tuval üzerine yağlıboya, 2030 × 2802 mm. Fotoğraf © Ollie Harrop.

Tracey Emin The End of Love, 2024, tuval üzerine yağlıboya, 2030 × 2802 mm. Fotoğraf © Ollie Harrop.

Tracey Emin, otuz yılı aşkın süredir çalkantılarla dolu hayatını resim, video, tekstil, neon, yazı, heykel ve enstelasyon gibi çeşitli disiplinlerde, çarpıcı ve itiraflı sanatında yansıtmasıyla uluslararası mecrada tanınır. Croydon, Londra’da doğan ve çocukluğunu sahil kasabası Margate’te geçiren Emin, 1999’da Turner Ödülü adayı olan ve artık tartışmalı hâle gelmiş eseri My Bed (1998) sergilendiği zaman, sanatın ne olabileceği veya ne olması gerektiği konusunda hararetli bir tartışmaya yol açtığında dikkatleri üzerine çekti. O zamandan beri, mahremiyeti kamusal alandan esirgemeyi tavizsiz reddi onu ünlü statüsüne yükselterek Birleşik Krallık’ın en rağbet gören sanatçılarından birine dönüştürdü.

Tracey Emin selfie: “İnsanlara kendilerini geliştirme ve yetenekli oldukları şeyleri yapma şansı verildiğinde nelerin mümkün olabileceğini göstermek açısından iyi bir rol modelim.”

Tracey Emin selfie: © Tracey Emin

2007 yılında Emin, İngiltere’yi Venedik Bienali’nde temsil etti ve Kraliyet Akademisi üyeliğine seçildi. Sanata katkılarından ötürü 2012’de Britanya Komutanı Nişanı aldı, ardından 2024’te Dame unvanına layık görüldü. Bu süreç boyunca, sanatsal kabul edilebilirliğe dair algıları sorgulamayı ve kişisel travmalarla yüzleşmeyi sürdürmüştür. En yakın örneği 2020 yılında mesane kanseri teşhisi alması ve zorlu bir cerrahi müdahale geçirmesi de çalışmalarında ele alınmaktadır. Tate Modern şu anda sanatçının en kapsamlı retrospektifini sunuyor. Sergi, 1993’te White Cube’daki ilk kişisel sergisinden en güncel resimlerine uzanan yapıtları kapsamanın yanı sıra, sanatçının birlikte yaşadığı stoma torbasını konu alan bir belgeselin de prömiyerine ev sahipliği yapıyor.

Tate Modern’deki serginize neden A Second Life (İkinci Bir Hayat) adını verdiniz?

Uzun bir süre serginin bir başlığı yoktu; ancak A Second Life (İkinci Bir Hayat) adını bulduğumda, sergiyi gerçekten kurgula- yabilmemiz mümkün oldu. Sürekli “eski işler, yeni işler, önce ve sonra” gibi şeyler söylüyorduk, fakat fark ettim ki hayatım- daki asıl büyük “önce ve sonra”, kanserden önce ve kanserden sonra. Kanserden sonra hayatım çok köklü bir biçimde değişti: Ar- tık çok daha iyi, çok daha mutlu, çok daha doyurucu. Kendi kendime hep şunu sorup duruyorum: Bir seçim hakkım olsaydı ve başıma neler geleceğini bilseydim, bugün sahip olduğum bu harika, olağanüstü hayat için kanseri yaşamayı seçer miydim? Üzgün ya da mutsuz olduğum anlar olsa bile, eskisi kadar üzgün ya da mutsuz olmuyo- rum. Bunu düzeltebiliyorum, işleri yoluna koyabiliyorum.

Hayatım boyunca, çocukluğumda bile, içimde hep bir nihilist tarafım varken, ölümün duvarıyla bu şekilde yüz yüze geldiğimde ve “İstediğim bu mu?” diye düşündüğümde, cevabın hayır olduğunu biliyordum; bu istediğim şey değildi, yaşamak istiyordum. Ve eğer yaşamak istiyorsam, değerli değilse ve bir şey yapmıyorsam, yaşamanın ne anlamı var?

Son beş yılda müthiş bir başarı elde ettiniz. Tüm sanatsal çalışmalarınızın yanı sıra, kalıcı olarak Margate’e geri döndünüz ve Tracey Emin Artist Residency’i, ücretsiz, stüdyo temelli bir sanat okulunu kurdunuz. Ayrıca kasabada birçok başka girişimde de bulundunuz.

Son beş yılda hayatımın tüm geri kalanında yaptığımdan fazlasını yaptım. Ama işe başlarken, eğer bunu atlatırsam, bir sanat okulu açıp büyüdüğüm kasabada muhteşem bir sanat dünyası yaratacağım diye düşünmemiştim. Bütün bunlar yaşam sevincinin getirisi oldu. Yaşamak için altı ay vardı ve sonra sanki biri dedi ki: “Biliyor musunuz? Sanırım tamamen kötü biri değil. Ona bir şans daha verelim, bakalım neler olacak!” Ve bu şansın karşılığı oldu.

Tracey Emin, My Bed, 1998, Enstalasyon; yatak, çarşaflar, yastıklar, halat ve çeşitli hatıra nesneleri. 79 x 211 x 234 cm. Fotoğraf: Prudence Cuming Associates tarafından çekilmiştir, Saatchi Gallery izniyle kullanılmıştır.

İnanılmaz bir çeşitliliğe sahipsiniz. Ancak disiplininiz değişse de, temel ilgi alanlarınız başından beri sizinle duruyor.

Evet, sanat okulunda canlı model çizimi yaptığımız zamanlarda bile figürleri kendime benzetirdim. Ya da evden bir
şey çizme projemiz olduğunda kendimi çizerdim; ayna karşısında çıplak, elimde çayla, bir hayli mutsuz hâlimi. Eğer binaları çizmemiz gerekiyorsa gider çocukken yaşadığım evi çizerdim. Ama gençken insanlar bunun sadece narsistlik olduğunu düşünürdü.

White Cube’daki ilk sergimde (My Major Retrospective, 1993) bile insanlar her şeyi uydurduğumu düşündü. Ama uydurma- mıştım, hepsi gerçekten samimiydi. Hepsi gerçekti. Sanat dünyasının samimiyet yeri- ne bir nevi ihtiyatsızlık aradığı bir döneme denk geldiğimi düşünüyorum. Ayrıca elle yapılan dokunuşu aramıyordu. Sanırım bu yüzden ben ve Sarah (Lucas) birleştik; çünkü ilgimizi çeken şeyler, dokunduğumuz, açık- ça elde yapılmış ve genelde iyi yapılmamış şeylerdi. Daha çok bir yaratma dürtüsüydü beni yönlendiren, elimin her şeyin üstünde bizzat olması ve dokunma ihtiyacı.

Kariyerinizin en başından itibaren, insanların konuşmak istemediği –ve çoğu zaman hâlâ istemediği– konular üzerine çalışmalar yaptınız. Mesela yoksulluk içinde büyümek ve farklı etnik kökenlere sahip olmak (ki bu son zamanlara kadar büyük ölçüde göz ardı edilen bir konu).

Bu benim için oldukça şaşırtıcı; çünkü Hayward’daki sergimde (Love is What You Want, 2011) Menphis (sic) adında bir oda vardı ve tamamen Kıbrıs ile Nübyeli büyük büyük dedemle ilgiliydi ama bir kez bile bahsedilmedi. Bunun için hiçbir zaman yaygara koparmadım. Ben arka planım hakkında, Kıbrıslı olmakla ve Nübyelilikle alakalı çalışıyorum; çünkü bunların hepsi benim birer parçam. Tek ebeveyn tarafından büyütüldüm, 13 yaşında okulu bıraktım, 15 yaşında evden ayrıldım; tüm bunlar oldukça ağır ve benden beklenenler açıkçası çok fazla değildi. Bu yüzden, insanlara kendilerini geliştirmeve yetenekli oldukları şeyleri yapma şansı verildiğinde nelerin mümkün olabileceğini göstermek açısından iyi bir rol modelim. Tabii onlara yaptıklarında iyi olduklarını söylemek de önemli.

Son zamanlarda birçok resim yaptınız, lakin resimle ilişkiniz bir hayli karmaşık. Tate serginiz 1990’da (RCA’da yüksek lisansınızı tamamladığınızın ertesi yıl) resmi bıraktığınız zaman yok ettiğiniz çalışmalarınızın fotoğraflarını da barındıracak. Aynı şekilde resimle barışmak adına bir sonraki denemeniz 1996 enstalasyonu Exorcism of the Last Painting I Ever Made.

RCA’da kişisel sorunlarım ne olursa olsun, deneyimim mükemmeldi ve oradayken çok şey öğrendim. RCA’dan ayrıldığımda hamileydim, evsizdim ve her şey üst üste gelmişti. Sadece şunu düşündüm: “Boşver. Bütün bunları yaptım ama yine de benim için bir hayat yok, hâlâ dibe vurmuş durumdayım.” Başarısız hissettim ve bu beni derinden sarstı. Berbattı. Hamile kaldıktan sonra artık resim yapmak istemediğimi fark ettim. Sanatın özünü, gerçekten neyin anlamlı olduğunu ortaya koymak zorundaydım. Sanatı en gerçek, en saf nedenlerle yapmalıydım ve gerçekten olağanüstü olmalıydı. Aksi takdirde yaptıklarımı haklı çıkaramazdım.

Daha sonra bir felsefe dersi aldım, bu da zihnimdeki karışıklıkları çözmede çok yardımcı oldu. Yazıyla beraber, kavramsal anlamda düşünmeye ve fikir yaratmaya başladım. Ve bunun için hiçbir şeye ihtiyacınız yok, sadece bir kâğıt ve kalem. Böylece zihnimi çalıştırıp yaratıcı hâle getirebiliyordum. Ve sonunda 1999’da tekrar resmetmeye başladım.

Resim yapma eyleminden bahsedebilir misiniz? Boyanın fiziksel yapısını, resimlerinizi farklı yönlere taşımak ve bir akış hâline girmek için giderek daha fazla kullanıyorsunuz. Resimleriniz, sizin “simyasal ve sezgisel” olarak tanımladığınız bir süreç içinde evriliyor.

Kesinlikle. Şu an çok daha aşırı boyutlarda. Tuvalin başına geçtiğimde, ne olacağını kesinlikle bilmiyorum. Sanırım bu yüzden resim yapmayı bıraktım; çünkü ondan korkuyordum, sanki tüm bunlar tarafından yok edilecek ya da içine çekilecektim. Üstesinden gelmem çok zamanımı aldı; tuvalin adeta bir tür ayna veya ona karşı yürüyebileceğim bir duvar olduğunu anlamam da. İçine girebilirim ve aynı şekilde dışarı da çıkabilirim. Adeta bir varlık, bir şeymiş gibi...

O yüzden şimdi kendimi resim yapmaya hazırlıyorum ve bir yolculuğa çıkıyorum onunla; çünkü biliyorumki benim başıma bir şeyler gelecek. Bu sanki yeni tanıdığınız ve sevdiğiniz biriyle sevişmek gibi: Bir daha asla aynı olmayacaksınız, sonrasında asla aynı insan olmayacaksınız. Yeni bir grup işe başladığımda durum hep buna benzer; resimle yeni bir zihinsel alana girerim. Sırf yapmış olmak için çizmem. Ben o 9’dan 5’e olan insanlardan değilim. Bir sergi için çalışmam. Sürekli çalışırım.

Sergide irili ufaklı birçok bronz figür var.

Ezelden beri bronzla çalışırım, ancak büyük figürlerle sadece 2016’da bir yıllık izin alıp ilk devasa bronz figürümü yaptığımdan beri. New York dökümhanesinde çalışırken Louise Bourgeois vakfındakilerden çok yardım aldım. Benim için çok acayipti. Louise ile arkadaş olmadan önce sadece ufacık bronzlar yapmıştım. Ama Louise’in ölçek anlayışı devasaydı ve bu beni çok etkiledi: Kocaman şeyler yapan ufacık bir kadın. Sadece ne istediyse onu yapmıştı ve bütün o farklı materyallerle yapma zorluğunun üstesinden gelmesi harikaydı.

Artık “Margateli Çılgın Tracey” değilsiniz; bu, aynı zamanda 1990’lar- da yaptığınız aplike battaniyelerden birinin adıydı. Şimdi Dame Tracey Emin, DBE, RA ve Margate’in Onursal Özgür Kadınısınız. Genç hâlinize ne tavsiyeler verirdiniz?

Yeterince iyi ve güzel olmayacak bir sürü şey söyleyebilirdim. Fakat aynı zamanda tam olarak ne yaşandığını da söylerdim: Pes etme, asla pes etme.

SergilerSergiKültür-SanatGündem
E-bülten
Art Newspaper Türkiye
Hakkımızda
Çerez Aydınlatma Metni
Kişisel Verilerin Korunması
Aydınlatma Metni
Açık Rıza Onay Formu
Künye
Partnerlerimiz
Satış Noktaları
Kariyer
İletişim
Takip Edin
Facebook
Instagram
Twitter
© The Art Newspaper